Abdülhamid sel felaketine uğrayan ABD'ye yardım göndermişti
"Türkiye'yi iyi günler bekliyor, bundan sonra gelişmeler daha da hızlanacak.
Abdülhamid geçmişte yaptığı gibi gelecekte de ilerleme ve medeniyeti teşvike devam edecek. Herkesin onun uzun ve müreffeh hükümranlığını arzu etmesi gerekiyor."
New York Times'ın 14 Ekim 1900 tarihli nüshasında yer alan bu tarafgir cümleler, Abdülhamid'in şaşırtıcı bir fotoğrafını düşürüyor önümüze. Acaba Avrupa'dakine inat, Amerika'daki bu sözde 'Kızıl Sultan' muhabbetinin sebebi ne ola?
O sebebi birazdan göreceğiz. Ama önce aynı yazıdan birkaç cümle daha:
"İnsan olarak Abdülhamid çok gayretli, kurnaz, yetenekli ve benim diyen diplomata taş çıkartacak kadar becerikli. Devletinin işlerini çevirmekte akıllı bir politikacı ve üstün bir zihin. Çok kibar bir kişiliğe sahip ve kendisiyle temas kurduğu kişilerden etkilemediği yok. Almanya ve Rusya ile, Balkan devletleriyle iyi ilişkiler kurdu, öte yandan daha önce zirvede olan İngiltere'nin Osmanlı'daki nüfuzu şimdi hiç seviyesine inmiş durumda."
Yazar F. Diodati Thompson, Sultan Abdülhamid döneminde eğitim, teknoloji ve bilim alanlarındaki ilerlemeleri övüyor, onun devrinde eşkıyalığın Balkanlar'da tamamen ortadan kalktığını, Doğu'da ise hatırı sayılır ölçüde azaldığını, kadınların sosyal hayatta büyük ilerlemeler kaydettiklerini sözlerine ekliyor. Daha birçok şey söylüyor da, asıl önemlisi şunlar olmalı:
"Biz Amerikalıların önünde gelecekte Osmanlı Devleti'yle olan ticaretimizi artırmak ve geliştirmek için muazzam fırsatlar var, şu tazminat sorunu da halledilirse Birleşik Devletler ile uzun bir dostluk ve refah dönemi yaşanacaktır."
Sormakta haklısınız: Peki 1900 yılında Amerika'nın en gözde gazetelerinden birinde nereden çıktı bu Abdülhamid ve Türkiye övgüsü? İngilizlerin, Fransızların ve dahi Jön Türklerin çöktü çökecek diye uçurumdan atmaya hazırlandığı bir devlet, New York'tan nasıl oluyor da hemen her alanda hızla ilerlerken fotoğraflanabiliyor?
Bunun sebebini, ABD'nin İstanbul elçisi Oscar Strauss uzatmakta önümüze. Dinleyelim mi can kulağıyla:
"Johnstown felaketi sırasında İstanbul Sefareti'nde bulunuyordum. O zaman Osmanlı Devleti'nin malî durumunun pek müsait olmadığını bildiğimden durumu padişaha arz edip ondan istifade etmeyi münasip görmemiştim. Buna rağmen afetten bir iki gün sonra saraya davet edildim. Osmanlı Sultanı hadiseden duyduğu üzüntüyü ifade ederek ihsan etmeyi düşündükleri yardımı memleketime ulaştırıp ulaştıramayacağımı sorup 200 lira verdiler ki, bunu o zaman Dışişleri Bakanlığı'na gönderdim. Hatırladığıma göre o esnada Avrupa hükümdarları arasında yalnız Osmanlı padişahı kendisinden istenmeden yüklü bir yardımda bulunmuş, böylece Amerikan halkı hakkındaki dostane duygularını ortaya koymuştur."
Elçinin "Johnstown felaketi" dediği, 1889'da vuku bulan ve "ABD'de yüzyılın en büyük felaketi" sayılan sel baskınıdır. Şiddetli yağmurların ardından başlayan ve yaklaşık 2 bin kişinin ölümüyle ve binlerce insanın evsiz barksız kalmasıyla sonuçlanan bu felaketin geçenlerde yaşadığımız sel baskınına bir benzerliği, ikisinde de yağma utancının yaşanmış olmasıdır. Yalnız bizdeki yağmacılar eşya talanıyla yetinirken, Amerika'dakiler ölülerin ceplerini yırtarak paralarını, parmaklarındaki yüzükleri ve başka değerli eşyaları da almışlardır.
Selden sonra 18 ülke gıda, ilaç, giysi yardımlarında bulunmuş, işin ilginç yanı, bölgeye ilk yardımı yapan ve ulaştıran devlet ise Osmanlı olmuştur. Daha da önemlisi, Strauss'un dediği gibi yardımı, talep gelmeden yapmış olmasıdır.
Malum, Sultan dış dünyadaki gelişmeleri günü gününe takip ederdi. Nitekim afetten gazeteler vasıtasıyla haberdar olur olmaz ABD'nin İstanbul elçisi Oscar Strauss'u huzuruna çağırdı. Ona hadiseden çok müteessir olduğunu söyledi ve kendisinden, afetzedeler için yapacağı gıda (zahire) yardımının yanı sıra 200 Osmanlı lirası (1.000 dolar, bugünkü değerlerle en az 40 bin dolar) nakit yardımın yerine ulaştırılmasına yardımcı olmasını istedi.
Selden 5 yıl sonra bu defa bir yangın felaketi yaşar Amerika. Minnesota ve Wisconsin'deki orman yangınları karşısında Abdülhamid yine elini kesesine atıp bu defa 300 Osmanlı lirası (1.500 dolar, bugünkü değerlerle en az 60 bin dolar) göndermiştir. Nitekim onun bu "dostane yaklaşımı" sayesinde gazetelerde "Türk Sultanı"ndan övgüyle söz edilir olmuştur (Chicago Daily Tribune, 12 Eylül 1894).
Yardımların olumlu etkisini şuradan anlıyoruz ki, 1894 yılında bu defa İstanbul'da meydana gelen deprem sonrasında başta Elçi olmak üzere ABD halkı, hatta gazeteler Osmanlı yardımlarına karşılık vermek ihtiyacını duymuş ve yardım kampanyaları düzenleyerek para toplamışlardır. Oysa aynı Amerikalılar 1894'ten kısa bir süre önce Yunanistan'daki depreme hiç ilgi göstermemiş, kampanyalar neredeyse 'tek kuruş' yardım toplayamamışlardı. Kaldı ki, o sıralarda misyonerlik faaliyetleri, Harput ve Erzurum'da konsolosluk açma gayretleri, Amerikan okulları yüzünden Osmanlı-Amerika ilişkilerindeki sıkıntılar had safhadaydı. Zaten ilk alıntıda sözü edilen 'tazminat', yeterince ciddi bir sorundu aramızda.
İşte New York Times sayfalarına yansıyan olumlu ve dostane havanın oluşumunda Abdülhamid'in bu tam yerinde ve zamanında yaptığı incelikli yardım politikası büyük rol oynamış, hatta yine 1900 yılında ABD'nin eski İstanbul Elçisi Alexander Terrell, aynı gazetede 'tazminat'a takmış bulunan Washington'daki meslektaşlarına Osmanlı Sultanı adına şu güvenceyi veriyordu:
"Onu dürüst bir insan olarak görüyorum. Kendisini gayet iyi tanıyorum ve inanıyorum ki, Abdülhamid Avrupa'da iken karşılaştığım en entelektüel insandır." (26 Nisan 1900)
Not: Bu yazıda http://query.nytimes.com adresinden yararlandığım New York Times alıntıları hariç, Fatma Ürekli'nin Osmanlı-Amerikan Yardımlaşmaları adlı kitabı kullanılmıştır (Doğu Kütüphanesi, 2007).
Aziz okurlarımın bayramını tebrik eder, dualarınızı beklerim.
MUSTAFA ARMAĞAN
ZAMAN
Avrupa’nın İslamla ‘yeniden’ imtihanı
Gerçekte Avrupa hiçbir zaman tamamen
tecrit edilmemiş, tamamen Hıristiyan
olmamıştır… İslam Avrupa’nın parçasıdır,
İslam mirasımızın parçasıdır.
Jack Goody [1]
İslamın Avrupa bilincinde vuku bulmuş ‘ebedî bir travma’[2] olduğunu söyleyen Edward Said’in çığır açan Orientalism (1978) adlı kitabı, çeyrek asrını 2 yıl önce doldurdu. Bu süre zarfında Avrupa’nın Avrupalı olmayan toplumlar ve kültürlerle olan ilişkilerinin tarihi, önceden tahmin edilmeyen saçaklanmalar sergiledi. Oryantalizmin başka toplumların tarihini çarpıtırken, kendi tarihini de çarpıttığı ve bu ikili çarpık imajın ardından ‘hayalî bir Doğu’ ve ‘hayalî bir Batı’ inşa ettiği daha sık vurgulanır oldu (mesela Thierry Hentsch’in dikenli kitabı Hayali Doğu’sunda bu vurguyu açıkça görmek mümkün [3]). Bu, bir yandan Avrupa tarihinin üzerine örtülen ideolojik şalı açmaya, öbür yandan da Avrupalı olmayan toplumların tarihi üzerine düşürülen emperyal bakışın büyüsünü bozmaya yönelik çift yönlü bir fikrî çabayı tetiklemiş oldu. Böylece tarihlerin içerisinde yıkanıp durulandığı yeni bir kutsal havuz haline geldi tarihçilik mesleği. Tarih yazıcılığı yeniden heyecan verici bir serüvene dönüştü. Bu yeni evrede, silikleştirilmiş bir çok yüzün yeniden aydınlatıldığına tanık olduk ve olacağız. İşaretler bu yönde kuvvetlenerek geliyor üzerimize doğru. Avrupa ile İslam arasındaki ilişkilerin tarihi de benzer bir menisküs kazasına uğramıştı. Koşmak bir yana yürüyemiyordu besbelli. Marshall Hodgson’un “küresel ve eşit bir tarih” çağrısı, ancak 21. yüzyılın şafağında, o da bazı kısıtlı vadilerde yankılar bulabilmiş durumda. Bu vadilerin sayısı ve niteliği çoğaldıkça sesin kaynağının hangi vaadlerde bulunduğunu daha berrak olarak anlama imkânına kavuşacağız. Şimdi bu vadilerde yankılanan seslerden bazılarını yakalamaya çalışalım.
Roma’ya dönüş?
Fransız düşünürü Rèmy Brague’ın Avrupa: Roma Yolu[4] adlı kitabı, Avrupa’nın yeniden Romalı olmaktan başka çıkar yolu olmadığına ilişkin iddiasıyla şaşırtıcı bir çıkış yapıyor. ‘Romalılık’ (Romanitas), yani kendisi dışındaki kültürleri bünyesine dahil etmek, içermek (inclusion), ötekini dışlamamak yönündeki tavrın Avrupa’nın önündeki yegane seçenek olduğunu söylüyor Brague. Ona göre Avrupa ya Romalı inclusivist (kucaklayıcı) tavrına geri dönecek ve İslam başta olmak üzere ‘öteki’ kültür ve toplumlara kapılarını daha fazla açacak ya da kendi içine kapanıp Karanlık Çağ’a doğru haşmetli bir dönüş yapacaktır! Aslında Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin Avrupa Birliği kapısında kullanabilecekleri yaman bir argümandır bu. Her halükârda ‘AB bizimle daha güçlü olacak’ türünden karanlığa atılan sığ kementlerden daha kuşatıcı ve daha derin bir tez Brague’ınki. Mesela onun Avrupalı olmayı, baştan verili bir konum olarak görmeyen ve Avrupalılığı “Avrupalılaşma” yönünde sonsuz bir çaba olarak değerlendiren şu ufuk açıcı düşünceleri yeterince kışkırtıcı değil midir:
Avrupa’nın içeriği, tam anlamıyla içeren olmaktır, evrensel olana açılmış olmaktır… Avrupalı kendi kimliğine, ileride doldurmak zorunda kalacağı boş bir çerçeve olarak sahiptir sadece… Avrupa sürekli bir kendini-Avrupalılaştırma hareketinden başka bir şey değildir… Avrupa, Avrupalılaşmanın sonucudur, onun nedeni değildir. “Avrupalı” denen mekânın (“Avrupalı” sayılan) sakinleri için tehlike, Avrupalılıklarını kazanılacak değil de baştan elde edilmiş, artık bir serüven olarak değil de konumunun bir kazancı olarak, evrensel bir çağrı olarak değil de bir bölgeselcilik olarak düşünmektir… Bunun sonucu olarak, Roma’nın artık Roma içinde olmaması mümkündür ve “Avrupalı olmayanların” temelde Avrupa’nın şansı olan Romalı tutumu üstlenmeleri ve daha önce Avrupalı olduğunu sananlardan daha çok Avrupalı olmaları mümkündür. [5]
Avrupa’nın çarpık aynaları
Avrupa kimliği hakkında çarpıcı yorumlar içeren bir başka çalışma, Josep Fontana’nın Çarpıtılmış Bir Geçmiş: Avrupa’yı Yeniden Yorumlamak adlı harikulade güzellikteki kitabıdır. (Ne yazık ki, Türkçe tercümesinde kitabın ilk ve asıl başlığı olan Çarpıtılmış Bir Geçmiş’in (A Distorted Past) yayıncı tarafından –nedense- “uçurulmuş” olduğunu belirtmeliyim. Aynı kitabın Litera Yayıncılık tarafından yapılan 2. baskısında bu hatanın düzeltilmiş olduğu görülmektedir.[6]) Gerçek bir tarihçi soğukkanlılığı ve hakikat-perverliğiyle ortaya çıkan, eskilerin deyişiyle “müdakkıyk” İspanyol tarihçisi Fontana’nın “aykırı” yorumlarına bolca rastlanan kitabını, derin bir entelektüel heyecan duymadan okumak kabil değildir. Fontana’ya göre Avrupa kültürüne, nicedir kendisini ve kendisi haricindeki dünyayı çarpık bir tarzda görmesini sağlayan ‘çarpıtıcı aynalar’ hakim olmuştur. Bu yüzden, Avrupa kültürünü, içerisine sıkışıp kaldığı bu muharrif aynalar dehlizinden bir an önce çıkarmak gerekmektedir. Ancak bu başarıldığı zaman gerçekten “evrensel” ve her kültüre hakkını veren âdil bir tarih kavrayışına ulaşmak mümkün olabilecektir. Aksi takdirde, Avrupa’nın geçmişindeki parlak sayfalar, tarihin karanlıklarını boylama tehlikesi ile karşı karşıyadır:
Eğer kendimizi duvarların gerisine hapsetmekte ısrar edersek, hem içeriden hem de dışarıdan gelen saldırganların elinde can vereceğiz. Değişen ortama ayak uydurma yeteneğini yitiren bütün toplulukların başına geldiği gibi, böyle bir durumda Avrupalılar ve yarattıkları uygarlık da yok olacaktır. Bu gerçekleşirse, insanlığın tarihinde bir sayfa kapanmış olacak ve bir yenisi açılacaktır. [7]
Avrupa’yı kuran İslam
Bu yazıda Ele alacağım üçüncü kitap ise başucumda ne zamandır: Europe and Islam [8] (Avrupa ve İslam). Orta Çağ tarihi üstadı Franco Cardini’nin imzasını taşıyan bu her satırından tebahhur tüten kitap, bilinenlerden son derece farklı ve girift bir Avrupa ve İslam öyküsü dokuyor. Floransa Üniversitesi’nde Ortaçağ tarihi dersleri veren İtalyan tarihçi Cardini, İslam’ın Avrupa’da önyargılar, yanlış bilgilendirmeler ve aleyhte yayınlar yüzünden hakiki mahiyetiyle anlaşılamadığını vurguluyor. Eğer tarihe bu önyargılar, yanlış bilgilendirmeler ve çarpıtmalardan salim olarak bakacak olursak, Avrupa ile İslam arasında sanıldığından daha derin ve güçlü bağların mevcut olduğunu göreceğizdir. Cardini, kitabında “Avrupa” ve “İslam” sözkonusu olduğunda aklımıza geliveren Endülüs İslam medeniyetinin Avrupa’nın biçimlendirilmesindeki rolüyle yetinmiyor. İtalyan olmanın avantajından yararlanıyor ve bu defa ‘Sicilya ve Napoli İslam Medeniyeti’nin izlerini takip ederek Avrupa medeniyetine bir tür beşiklik görevi yapmış olan “İtalyan kültüründe İslam faktörü”nü genişlemesine ve derinlemesine mercek altına alıyor. Cardini kitabında bir yerde 827 tarihinde vuku bulan Sicilya’nın Müslümanlarca fethi ve Palermo’nun kuşatılması sırasında Napoli şehri idarecilerinin Bizanslılara karşı Müslümanlara yardımcı olduklarından, hatta Müslümanları, kendilerini Bizanslılardan ve Longobardi Prensleri’nin tasallutundan korumaları için bizzat ülkelerine davet ettiklerinden bahsediyor. Yine mesela, Max Weber’in o yere göğe sığdıramadığı ve modernliğin beşiği saydığı Hıristiyan Avrupa sahil şehirlerinin (“Batı şehri”) Avrupa’ya mahsus bir “başarı” olmaktan ziyade, İslam’ın Avrupa’daki yayılmasının doğrudan bir ürünü olduğunu belirtiyor. Tarih, bir kez daha tepetaklak oluyor Cardini’nin satırlarında. Nitekim Alvaro’nun şikayetlerinden, 9. yüzyıl Kurtuba’sında Hıristiyan din adamlarının Arapça hüsnühat meşk ettiklerini(!) öğreniyoruz. Alvaro’ya göre, Kurtuba’da bulunan papazlar hattatlığa kendilerini o kadar kaptırmışlar ki, Tevrat ve İncil’i, hatta Kilise Babaları’nın eserlerini çoğaltma işini dahi ihmal etmeye başlamışlardır. Ya Sicilya’daki Arap şiirinin gökçe sesleri? “İçlerine sinmiş derin hüzünden dolayı bu şiirleri dinlemeye yürek dayanmaz”, diyor tarihçimiz. Ve İtalyan şiiri üzerinde gezinen Sicilya Arap şiirinin gölgesine bir bıçak gibi sokuyor kalemini. Cardini, İslamiyetin İtalya’daki etkisinin sürekliliğine delil olarak şunu da zikretmeyi ihmal etmiyor: Müslüman Sicilya’nın Normanlarca geri alınmasını müteakip kurulan yeni Hıristiyan idaresinde, eski rejimin Arap kökenli memurları, sadece alt düzey memurluklarda değil, bizzat divanda dahi görev almaya devam etmişlerdi! Böylelikle Norman Krallığı’na Müslümanların katkısına dikkat çekiyor tarihçimiz.
Kısa devre yapan Avrupa!
Cardini’ye göre, aslında Avrupalı halkların bilinci, 18. yüzyıla kadar İslamiyete karşı bugün gördüğümüz türden bir önyargı seliyle kaplanmış değildi. Ne var ki, 19. ve 20. yüzyıllarda Batı kültürü tam anlamıyla bir “kısa devre” yaptı. Bunun sonucunda Arap veya İslam kültürüne ait olan ne varsa, Avrupa kültürünün ‘ötekisi’ olarak kabul edilmeye başlandı ve kültürün iliklerine kadar işlemiş bulunan İslam damgası, büyük bir gayretle Avrupa’nın çok-renkli yüzünden kazınmaya ve sökülmeye çalışıldı. Ama nafile. Çünkü “İslam, Avrupa’yı etkilemiştir” demek bile hafif kalır tarihçimize göre; çünkü ‘İslam, Avrupa’nın doğrudan doğruya kurucu unsurudur’. Tarihçimiz bir adım ileri giderek diyebilirdi ki, İslam olmasaydı “Avrupa” da olmazdı. Eğer, diyor Cardini, antik coğrafyacıların tasvirlerinin ötesine gidip de “modern Avrupa” kavramı ile “Avrupa kimliği”nin nasıl ve ne zaman doğduğunu kendi kendimize soracak olursak, İslam’ın, onun vücuda gelmesinde (negatif de olsa) belirleyici bir faktör olduğunu fark ederiz. Bazı tarihçiler (paradoksal olarak) Hz. Muhammed’i Avrupa’nın ‘kurucu babası’ olarak selamlıyorlarsa da, benzer bir rol neden Osmanlı padişahları olan Fatih Sultan Mehmed veya Kanuni Sultan Süleyman’a da atfedilmesin? Onlar ki, Avrupa kıtasının sakinlerini, mesela Protestanların resmen tanınmasını sağlayarak pozitif, aynı zamanda Avrupa’yı, kendilerini savunmak ve tanımlamak zorunda bırakarak negatif bir yoldan biçimlendirmişler ve böylece Avrupa kimliğinin oluşması için son derece elzem olan “öteki” duygusunu geliştirmelerine yardım etmişlerdir.
Küresel bir tarihe doğru
Bir başka deyişle, İslam’ı aradan çıkardığınızda, Avrupa tarihinin geçmişini olduğu gibi bugününü de boydan boya yırtmış ve sakatlamış olursunuz. Sonuçta, Avrupa tarihi kadar dünya tarihi de anlaşılmaz bir hale gelir. Bu yüzden Avrupa-İslam ilişkilerine geçmişte olduğundan daha nafiz bir nazarla ve daha cevval bir paradigma ve yöntemle bakmak zorundayız. Buradaki yöntemimiz, Avrupa ve İslam ilişkilerini “Doğu-Batı Çatışması” veya “Uygarlıklar Çatışması” şeklinde bir çatışma söylemini yeniden üretmek olmamalı, daha ziyade bir alış-veriş ve etkileşim ağının temasları ve temassızlıklarının diyalektiği noktasında ele almalıdır. Daha doğrusu, Küresel Tarih’in yakın unsurlarının etkileşimleri şeklinde. Eğer Gotik mimarinin İslam’ın eseri olduğunu ya da Venedik’teki San Marco meydanının mimari dizaynının Şam’daki Emevi Camii çevre düzenlemesinden etkilendiğini[9]; Müslümanların Avrupa’ya İspanya ve Portekiz kanalıyla sadece bilimsel ve felsefî abideleri değil, aynı zamanda sulama teknikleri ve tarım yöntemlerini de miras bıraktıklarını, daha önemlisi, “polity”, yani birlikte yaşama pratiğini Avrupa topraklarına bir tohum gibi diktiklerini görmezden gelirsek, ne Avrupa’yı, ne de “biz”i anlama imkânını bulabiliriz. Bugün Avrupa’nın 18. yüzyıldan bu yana içine girdiği “kısa devre”nin tamiri de İslam’la yeniden yüzleşmekle mümkün olacaktır. Çarpıtılmış geçmişin salimen hatırlanmasıyla elbette…
1. Jack Goody, Islam in Europe, Polity Press, 2004, s. 14. Türkçe çevirisi: Avrupa’da İslam Damgası, Şahabettin Yalçın, İstanbul 2005, Etkileşim Yayınları.
2. Edward W. Said, Orientalism, Routledge & Kegan Paul, 1980, s. 59.
3. Thierry Hentsch, Hayali Doğu: Batı’nın Akdenizli Doğu’ya Politik Bakışı, Çeviren: Aysel Bora, İstanbul 1996, Metis Yayınları.
4. Rèmy Brague, Avrupa: Roma Yolu, Çeviren: Betül Çotuksöken, İstanbul 1995, Kabalcı Yayınevi.
5. Brague, age, s. 144-149.
6. Josep Fontana, Çarpıtılmış Geçmişe Ayna: Avrupa’nın Yeniden Yorumlanması, Çeviren: Nurettin Elhüseyni, İstanbul 200?, Litera Yayıncılık.
7. Josep Fontana, Avrupa’yı Yeniden Yorumlamak, Çeviren: Nurettin Elhüseyni, İstanbul 1995, Afa-İntermedya, s. 190.
8. Franco Cardini, Europe and Islam, İngilizceye çeviren: Caroline Beamish, Blackwell Publishers, 1999.
9. Deborah Howard, Venice and the East: The Impact of the Islamic World on Venetian Architecture 1100-1500, New Haven: Yale University Press, s. 2.
Mustafa Armağan
Atatürk'ün istediği Türk Bayrağı şekli
Atatürk'ün bugün kullandığımız Türk Bayrağı'nın yerine düşündüğü bayrağın şekli nasıldı? Mustafa Armağan yazdı...
Atatürk "bayrak inkılabı" da yapmak istemiş
Cumhuriyet'in Osmanlı'dan kopmuş yepyeni bir devlet olduğu söylenir. Atatürk döneminde devletin isminden hukuk düzenine, yazısından ideolojisine kadar değiştirilmedik pek az şey kalmıştır. Ancak inkılap fırtınasında bir tek Osmanlı sembolüne dokunulmadı.
O da, İstiklal Marşı'nda çehresini çatmasından tarifsiz kederlere düştüğümüzü her gün haykırdığımız ay yıldızlı al bayrağımızdı.
Peki neden dokunulmadı acaba al bayrağa? Hiç değiştirilmesi gündeme geldi mi? Geldiyse nasıl? Ve Atatürk ay yıldızlı bayrak yerine hangi bayrağı getirmeyi düşünmüştü?
Bu konular öteden beri konuşulur ama yazılı değil de, sözlü kaynaklara dayanırdı. Burada yazılı bir kaynağa dayanarak Atatürk'ün Türk bayrağını değiştirmeyi düşündüğünü fakat bir sebeple vazgeçtiğini göreceğiz.
Kaynak, Atatürk'ün yakınında bulunmuş ve Zübeyde Hanım'la yaptığı görüşmeler sayesinde aile kökenleri konusunda bizi kısmen aydınlatmış bulunan Enver Behnan Şapolyo'dur. Yazının künyesi: "Atatürk ve bayrak", Türk Kültürü, sayı: 97, Kasım 1970, s. 30-31.
Enver Behnan Şapolyo, Atatürk'ün yaveri Muzaffer Kılıç'la çok samimidir. Devrimlerin hızla sürdüğü günlerden birinde olmalı, Şapolyo sorar, Kılıç da cevaplar:
- Atatürk bayrağımızı değiştirmeyi düşünüyor mu? Sen bir şey duydun mu?
- Gök bayrağı kabul etmeyi düşünüyor!
- Gök bayrak mı?
- Evet! Atalarımızın kullandığı gök renkli bayrağı[n] yeni devletin bayrağı olmasını düşünüyor, fakat daha bir şey yok! "Gök renkli bayrak", yani Göktürklerin Cumhurbaşkanlığı forsunda da yer alan mavi zeminli ve ortasında da bozkurt kafası bulunan bayraktır Atatürk'ün kafasındaki Cumhuriyet'in bayrağı...
Merakını yenemeyen Şapolyo, işin peşini bırakmaz. Atatürk'ün Türk bayrağı olarak, gök bayrağı düşünüp düşünmediğini, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a da sorar. Bayar, Muzaffer Kılıç'ın sözlerini doğrulayan bir cevap verir:
- Atatürk, Cumhuriyet'in resmî bayrağını gök bayrak olarak kabul etmeği düşünmüştü, fakat bu hususta hiçbir neşriyat yapılmadığından, bu bayrağı kabul etmediler.
Celal Bayar'ın sağlığında, üstelik de Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi resmî destekli bir kurumun dergisinde çıkan bu yazı üzerinde düşünmeye değer.
Celal Bayar'ın sözlerine göre eğer gök bayrak üzerine yeterli yayın yapılsa ve muhtemelen belgeler tatminkâr bulunsaydı, bugün al bayrağımızın yerinde mavi zemin üzerine kurt kafası bulunan Göktürk bayrağını kullanıyor olacaktık.
Enver Behnan Bey sözlerini şöyle noktalıyor:
"Atatürk harsta [kültürde] milliyetçi, medeniyette Batılı idi. Demek oluyor ki, gök bayrak onun mefkûresinde [idealinde] yaşıyordu. Gök renkli bayrağı kabul etmeyi düşündü, fakat çok güzel olan al bayrağımızdan da vazgeçemedi. (...) Şimdi O'nun kabrini kaplayan semada gök bayrağı hayal ediyorum!"
Dışişleri Bakanlığı'nın Lozan hatası
Dışişleri Bakanlığı'nda Ahmet Davutoğlu rüzgârı kendisini hissettirmeye başladı. Nitekim 19 Mayıs'ın Yunanistan'da resmen "Pontus günü" olarak anılması ve buna hükümet yetkililerinin de katılmasına "misilleme" olarak Dışişleri Bakanlığı hem bir kınama yayınlıyor hem de Lozan'ın bir maddesini hatırlatıyordu. Açıklama, aynı zamanda tarihle ilgili ince bir noktayı da gündeme getiriyordu. Bizimle ilgili kısmı şuydu:
"Bu vesileyle, Kurtuluş Savaşımız sırasında Yunanistan'ın Anadolu'da tevessül ettiği vahşet ve mezalimi ve bu bağlamda, Lozan Antlaşması'nın 59. maddesinin, 'Yunan ordusu veya yönetiminin savaş hukuku kuralları hilafına Anadolu'da sebep oldukları yıkımın Yunanistan tarafından tazmin edilmesi'ni öngördüğünü hatırlatmak isteriz."
Yerinde bir tespit; ancak yanıltıcı bir bilgi. Lozan'ın sözü edilen maddesinde 'tazminat' kelimesi asla geçmez. Ya hangi kelime geçer? "Tamirat" kelimesi vardır ama "tazminat" yoktur. İngilizcesi "reparation", Fransızca metinde ise "reparer" şeklinde ifade edilmiştir.
Zaten eğer Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamasında geçtiği gibi, Lozan'da Yunanistan'ı 1 lira bile olsa "tazminat"a mahkûm ettirebilmiş olsaydık, bu, dünya önünde Yunanistan'ın suçlu olduğunu ilan anlamına gelecekti. Sadece savaşta Anadolu'ya verdikleri zararı tamir ettirme şartını antlaşmaya koydurabildik.
Ancak İsmet Paşa, bırakın Dışişleri'nin açıklamasında geçtiği gibi 'tazminat' almayı, Yunanlıların resmen ödemeyi kabul ettikleri 'tamirat' bedelini dahi Venizelos'a bağışlamış, sanki avukatlığı kendisine düşmüş gibi, Yunanistan'ın 4 milyar altın Frank tutarındaki tamirat bedelini ödeyecek malî durumu olmadığını söyleyerek TBMM'nin bütün ısrarlarına rağmen Yunanlıları affetmiş, Meclis'te yaptığı konuşmada ise "Barışın bir an önce gerçekleşmesi için tarafımızdan büyük bir fedakârlık" yapıldığını ileri sürmekten çekinmemişti.
Peki İsmet Paşa'ya sormazlar mı? Madem Yunanlıların malî durumu bu parayı ödemeye müsait olmadığı için affediyorsunuz, peki Türkiye'nin durumu çok mu müsait idi de Lozan'da Osmanlı borçlarını son kuruşuna kadar ödemeyi taahhüt ettiniz? Hiç değilse bu borcun 4 milyar altın Frank tutan kısmını Yunanistan'ın üzerine yıksaydınız.
Ben de ne söylediğimin farkında değilim. Bizim bütün borcumuz ne kadardı ki, 4 milyar oradan düşülsün! Açın kitapları bakın, 1933 yılındaki konsolidasyonla borcumuz 962 milyon Franga bağlanmıştı, yani yaklaşık bizim Yunanistan'dan alacağımızın dörtte birine. Şöyle diyelim: Yunanistan'a lütfettiğimiz miktarla Osmanlı'dan kalan borcu biz 4 defa fazlasıyla ödeyebilir, hatta cebimizde yüklüce bir para bile kalabilirdi.
Nedense Osmanlı borcunu ödeye ödeye bitiremediğimizi dillerine dolayan İsmet Paşa kafasındakiler, Yunanistan'a bunun 4 katını hibe ettiğimizi söylemeyi unutuyorlar. Biraz ciddiyet beyler!
Daha Lozan'da yaptığımız o meşhur hesap hatasına değinmedik. Maliye memuru Hüsnü Himmetoğlu sayesinde çift hesaplanan bir borcumuz ortaya çıkmıştı. Ne kadardı biliyor musunuz bu borç miktarı? Tam 300 milyon lira! 300 milyon lirayı gözden kaçıranlar orta halli bir memur kadar hesap kitap bilmiyorlarsa, "Lozan'ı biz kimlere emanet etmişiz?" diye yeniden düşünmemiz gerekmiyor mu?
MUSTAFA ARMAĞAN - ZAMAN
Abdülhamid'in hayran bırakan cevabı
Abdülhamid, Osmanlı'nın dış borcunu ödeme karşılığında Filistin topraklarını isteyen Siyonist lider Theodor Herzl'i kendisine nasıl hayran bıraktı?
7 Ağustos 1949 günü Tel Aviv-Kudüs yolundan bir cenaze arabası ağır ağır geçmektedir. Viyana'dan bir 'kahraman'ın kemikleri getirilmiştir.
Bir piyes yazarı ve gazeteci olmasına rağmen kendisini Siyonizm'e adamış, bir hayal kurmuştu. Ama körü körüne hareket etmemiş, çok katlı ve çok boyutlu stratejiler izlemişti. Bu uğurda kralları, bakanları, aydınları, din adamlarını, kısaca aklınıza kim gelirse onları kullanmaktan çekinmemişti. İnancı şuydu: Bir fikir iyi ve haklı ise muhakkak galip gelir.
1897'de ilk Siyonist Kongresi'ni İsviçre'nin Basel şehrinde topladı. Günlüklerine şu kâhince notu düşecekti: "Ben Yahudi Devleti'ni Basel'de kurdum. Eğer bunu bugün yüksek sesle söylersem, cümle âlem bana gülecektir. [Fakat] belki beş yıl içinde ama kesinlikle elli yıl içinde onu herkes tanıyacaktır."
Dünyada bunun kadar kesin tutturulmuş bir kehanet az bulunur.
İşte ölümünün üzerinden tam 45 yıl, 1 ay geçtikten sonra Viyana'dan getirilen kemikler, Budapeşte doğumlu bir Yahudi'ye aitti. Kudüs'te kendi adıyla anılan tepedeki siyah anıt-mezarının üzerinde İbranice yalnızca "Herzl" yazıyordu. Yani Dr. Theodor Herzl.
İşte bu Theodor Herzl, Avrupa'da zulüm görmekte olan Yahudi halkı için Filistin'den bir toprak parçası koparmak amacıyla eşiğini aşındırmıştı Yıldız Sarayı'nın.
19 Temmuz 1896'da kendisi görüşememişti ama danışman Kont Nevlinski aracılığıyla teklifini iletmeyi başarmıştı Sultan'a. Avrupalı zengin Yahudiler 20 milyon sterlin olarak tahmin ettikleri Osmanlı'nın dış borcunu ödeyecekler, buna karşılık Filistin topraklarından kendilerine bir yurtluk yer verilecekti.
Ne var ki, şen giden Nevlinski saraydan yaslı dönmüş, her şeyin bittiğini, padişahın tekliflerini bir daha işitmek istemediğini söylemişti. Abdülhamid şöyle demişti:
"Bir karış bile toprak satamam. Çünkü o bana değil, halkıma aittir. (...) Yahudiler milyonlarını saklasınlar. İmparatorluğum parçalanınca belki de Filistin'i tek kuruş ödemeden elde edeceklerdir. Fakat ancak kadavramız parçalara ayrılabilir. Vücudumuzun canlı canlı kesilip biçilmesine razı olamam." ("The Diaries of Theodor Herzl", Almancadan İngilizceye çeviren: Marvin Lowenthal, New York, 1962, The Universal Library, s. 152.)
Bir devlet başkanından toprak satmasını istemesindeki kabalığın farkına varan Herzl, yanlış yaptığını anlar; lakin işin peşini bırakmayacaktır. Planlarını suya düşüren bu sözler, Herzl'i etkilemiş ve günlüklerine şu ilginç notu düşmeyi ihmal etmemiştir: "Her ne kadar o sırada hayallerime nokta koymuş olsa da, Sultan'ın bu hakikaten yüce sözlerinden etkilenmiştim."
Sizin anlayacağınız, Abdülhamid'in mücadele ettiği adam da hamhalatın teki değil, davasına adanmış parlak zekâlardan biridir.
Herzl'in, orijinali Almanca olan günlüklerini (zira kendisi İsrail'in kurucusu sayılsa da, pek çok Siyonist gibi İbranice bilmezdi) İngilizceye kısaltarak çeviren Marvin Lowenthal, Abdülhamid'in Siyonist taleplerini reddini "superb", yani 'muhteşem' diye nitelendirirken, Herzl'in de bu ret cevabı karşısında Sultan'a duyduğu "hayranlık"a dikkat çekmektedir.
İşin esası şuydu ki, iddia ettiği gibi zengin Yahudiler Herzl'in arkasına çuvallarla para yığmış değildi; Abdülhamid de hafiyeleri vasıtasıyla bu durumu öğrenmişti. Blöf yapıyordu Herzl; Sultan da bunu biliyor ama Siyonistlerin Avrupa içinde palazlanmalarından ve kendisine yeni bir pazarlık kapısı açmalarından memnuniyet duyuyordu.
Bunun için toprak satın alma tekliflerini reddetmişti ama Herzl'in sonraki projelerini dikkate alır görünmüştü. Bu defa Herzl teklifini Osmanlı'yı kalkındırmak gibi bugünkü yabancı sermayenin getirilmesine benzer bir kılığa büründürmüştü. Avrupalı Yahudi sanayiciler Osmanlı ülkesine yatırım yapacak, ülkeyi, bu arada Filistin'i kalkındıracaklardı. Buna karşılık Yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmesine izin verilmesini istiyorlardı.
Abdülhamid ise Siyonizm'i kullanmanın, onu reddetmekten daha fazla işine geleceğini biliyordu. Tekliflerine, kabul etmeyeceklerini bildiği bir karşı teklif getirdi: Yahudiler Osmanlı'nın 30 milyon sterlin tutarındaki dış borcunu ödemek üzere bir konsorsiyum (syndicate) kuracaklardı. Buna karşılık olarak Osmanlı topraklarına yerleşmelerine izin verilecek fakat geldikleri ülkenin vatandaşlığından çıkarak Osmanlı tebası olacaklardı. Asıl vurucu şartsa sona saklanmıştı: Yahudiler toplu olarak Filistin'e yerleşemeyecek, kitlesel yerleşmelerine izin verilmeyecek, değişik bölgelere dağıtılacaklardı; beş aile şuraya, beş aile oraya.
Herzl'in başına "him taşı" düşmüş gibi oldu. Onun bütün davası ırkdaşlarını Filistin'e yerleştirme planı üzerine kurulu değil miydi? Bunu asla kabul edemezdi. Teklif yeterince cazip gelmedi diye düşündü. Daha fazla para toplamak için döndü. Ne ki paralı Yahudiler Sultan'dan Yahudilerin göçüne izin veren resmî bir berat almadıkça kesenin ağzını açmaya yanaşmıyorlardı. Abdülhamid ise ne Filistin'e göçe izin veriyordu, ne de parayı görmeden resmî bir kabule yanaşıyordu. Mesele kilitlenmişti.
Herzl'in Abdülhamid'le görüştüğünü bildiren New York Times'ın 30 Mayıs 1901 tarihli nüshasındaki haber
Cohn (Herzl'in günlüklerinde Abdülhamid 'Cohn' şifresiyle geçer) sıkı pazarlıkçı çıkmıştı; çok şey istiyordu ama pek az şey veriyordu. Herzl 1902 Temmuz'unda son kez geldi İstanbul'a. O da ne? Sarayın eşiğini aşındıran birileri daha vardı. Fransız Mösyö Rouvier Osmanlı maliyesini rahatlatacak tekliflerde bulunmak üzere bir toplantıdan çıkıp öbürüne giriyordu. Bunun üzerine Herzl, Filistin şartından vazgeçti, Mezopotamya'ya (Hayfa dahil) bir Yahudi göçüne resmen izin verildiği takdirde dostlarının Fransızlarınkinden daha iyi bir teklifte bulunabileceklerini bildirdi saraya.
Eskiden kendisine ümit veren saray bendegânı nedense artık yüz vermez olmuşlardı. Sözleriyle destekler görünüyor ama eylemleriyle başka yöne baktıklarını gösteriyorlardı. Sonunda Herzl, piyon olarak kullanıldığına acı bir şekilde tanık oldu. Fransızlara karşı pazarlığı kızıştırmakta kullanılmış, anlaşma yapıldığı için de artık yüzüne bakan kalmamıştı. Abdülhamid yine oyununu oynamış, Fransızları tercih etmişti.
Artık Herzl'in defterinde Osmanlı sayfası kapanıyor, İngiltere sayfası açılıyordu. Çantasını toplarken not defterine şunları yazacaktı: Türkler gün gelecek, dilenci durumuna düşecek ve dizlerime kapanıp yalvaracaklardır.
Yine de Abdülhamid'in Siyonistlere bu denli "müsait" davranmış olmasını içlerine sindiremeyenler haklı olmakla birlikte diplomatik söylem ile gerçek niyet arasındaki farkı fark etmek önemlidir. Nitekim Yahudi araştırmacı Avram Galante'nin "Abdülhamid ve Siyonizm" başlıklı makalesinde belirttiği gibi, Herzl'in görüşmesine aracılık eden İstanbul Hahambaşısı Moşe Levi'nin 3 gün sarayda bekletildikten sonra Sultan'dan yediği ağır zılgıt her şeyi açıklıyor aslında. Bende toprak satacak göz var mı? diyordu Hahambaşına. O ise, torununun Galante'ye anlattığına göre, ağlayarak Sultan'ın ayaklarına kapanıyor, yemin billah Herzl'in toprak talep edeceğini bilmediğini söylüyor, af diliyordu.
Abdülhamid'in cenazesi de bir gün törenle "Türkiye"ye getirilir mi acaba?
***
MERAKLISI İÇİN NOTLAR
Theodor Herzl'in toplam 5 cilt tutan Almanca günlükleri henüz tam olarak dilimize çevrilmiş değil. Rahmetli Yaşar Kutluay'ın "Siyonizm ve Türkiye" (1967; 2. baskı 2004) adlı kitabı büyük ölçüde günlüklerin bizimle ilgili kısımlarının çevirisidir. Ergun Göze'nin çevirdiğini iddia ettiği "Hatıralar" (2002) ise Kutluay'ınkini bazı noktalarda ikmal etmekten öte bir şey yapmış değildir.
Herzl hakkında özet bilgi, sonradan anti-Siyonist kampa geçen Norman Finkelstein'ın 1987 tarihli "An Impact Biography"sinde bulunabilir.
Bu yazıda yararlandığım iki temel kaynak ise şunlardır: Isaiah Friedman, "Germany, Turkey, and Zionism, 1897-1918" (Oxford 1977); Walter Laqueur, "The History of Zionism" (Tauris 2003).
Filistin'in dünü ve bugününü anlayabilmek için en esaslı kitaplardan birisi Mim Kemal Öke'nin "Filistin Sorunu"dur (Ufuk, 2002).
MUSTAFA ARMAĞAN - ZAMAN
Abdülhamid içki içer miydi?
Tarihin dalgaları, kimlik sorunlarımızın artışına paralel olarak toplumsal hafızanın kıyısına giderek daha sık çarpar oldu.
Kimlik cüzdanımızda o bir türlü kapatamadığımız boşluğu, tarihe giderek çözebileceğimizi umuyor, bu yüzden tarih okuyor, tarih dinliyor, tarih 'seyrediyoruz'! Ancak televizyon programlarının zaman zaman zihinleri çorbaya çevirme fırsatı kollayanların elinde zehirleyici birer alet olabildiği de bir gerçek.
Nitekim Murat Bardakçı, 4 Ocak 2009 akşamı Kanal 1'de o kadar çok sayıda çam devirdi ki, sayamadım. Herkesi cahil buluyor Bardakçı; zaten kendisinden başka bu ülkede doğru dürüst Osmanlıca okumayı bilen de yok. Oysa büyük ölçüde Vahdettin'in ailesinin kendisine verdiği belgeleri düzenlemekten ibaret bir çalışma olan "Şahbaba"da bile yığınla Osmanlıca okuma hatasını görmezden gelmek için kör olmak lazım. En basiti, sayfa 574'e koyduğu Harbiye Nazırı Şakir Bey imzalı 2 No'lu belgedeki "lede't-tezekkür" ibaresini "ledet'-tezkir" okumuştur. Ortalama Osmanlıca bilgisine sahip birisi bile kelimenin "tezkir" okunması için "kef" harfinden sonra "ya" harfinin gelmesi lazım geldiğini bilir.
Hata aramaya devam edersek, "tarihçimiz"in aynı kitabın 475. sayfasında okumaya çalıştığı mektubun bir tek sayfasında tam 5 yanlış yaptığını görürüz. Mesela Vahdettin'in "Cenâb-ı Erhamü'r-Rahîmîn" ibaresi, grameri ve anlamı tamamen bozularak "cenabu'r-rahmanu'r-rahim" haline getirilmiş. İnsanın Arapça bilmesine gerek yok, biraz camiye devam etmiş bir kimse bile kulak aşinası olurdu bu klasik dinî ibareye.
Devam edelim. Ufak tefekleri atlıyorum ama Bardakçı'nın "tahsîn" kelimesini "tahmin" diye okumasına ne demeli bilmem? Bir kere kelimenin "tahmin" okunabilmesi için "ha" harfinin üzerinde nokta ve "mim" harfinin de bir çentiği olmalı değil miydi? Tabii "erae" kelimesi de yanlış okunmuş, aslı "irâe" olacaktı vs.
Uzatmak mümkünse de bunlar 25 Mart 2001 günkü "Hürriyet"te Tanzimat'ı 1826 yılında ilan ettirmesi gibi fahiş hatalar yanında affedilir cinsten sayılır. Ne var ki Tanzimat'ı tam 13 yıl önce ilan ettiren bu hata dahi Abdülhamid'in içki içtiği iddiası yanında çocuk oyuncağı kalır.
Bize sürekli belge olmadan tarih yazılmaz, diye pes perdeden dersler veren Bardakçı, bu iddiasında neyi delil gösteriyor, biliyor musunuz? Hanedan reisi Osman Ertuğrul Efendi'nin bir çocukluk hatırasını. Kendisine demiş ki, "Dedem Porto şarabı içerdi, hatta içtiğiyle yetinmez, şifadır diye bize de tattırırdı." Delil dediği bu.
Bir kere Osman Ertuğrul Efendi'nin doğum tarihi 18 Ağustos 1912'dir. Onun görebileceği tarihlerde Abdülhamid, Beylerbeyi Sarayı'nda hapistir. Evlatları ancak bazı bayramlarda, bir de çok özel izinlerle görüşebilirlerdi babalarıyla (yanlarında bazen torunlarının bulunduğu da olurdu). Özel doktoru Atıf Hüseyin Bey'in notlarından, ölümünden önce kızlarıyla yaptığı son görüşmenin 22 Temmuz 1917'ye rastlayan Kurban Bayramı'nın 3. gününde gerçekleştiğini öğreniyoruz. Osman Ertuğrul Efendi eğer o gün dedesini görmüş ise -ki bu da kesin değil-, o sırada henüz 4 yaşını 11 ay geçmiş bir ufaklıktır. Bu durumda bacak kadar çocuğun şarap markasını hatırlaması gibi bir hafıza mucizesi karşısındayız demektir. (O ânı 90 küsur yıl sonra ayrıntısıyla hatırlaması da ayrı bir mucize sayılmalı değil midir?)
Bardakçı'ya ne kadar güvenilir?
Bir kere gözaltında bulundurulduğu Beylerbeyi Sarayı'nda mübarek bayram günü elinde şarap kadehiyle torununu karşılayan bir dedeyi düşünmenin garabeti bir yana, Atıf Hüseyin Bey'in günü gününe tuttuğu notlarda onun içki içtiğine dair hiçbir ipucu vermeyişini neye yormalıyız? Abdülhamid'den pek de haz ettiğini söyleyemeyeceğimiz doktorun Selanik ve Beylerbeyi'ndeki 9 yıllık mahpusluk günlerinde bir tek defa olsun içki içmekte olduğundan söz etmemiş olması yeterince anlamlı bir cevap değil midir?
Aşağıda kendisini en yakından tanıyan güvenilir şahısların dilinden Abdülhamid'in içki içmediğine dair tanıklıkları okuyacaksınız. Fakat meselenin bilimsel değil, maalesef politik olduğunu da hatırlatalım. Abdülhamid bahane yani. Asıl dava başka.
Sizin anlayacağınız, bu milletin Abdülhamid'in etrafında sımsıkı kenetlendiğini görenler, hazmedemiyorlar bu sevgiyi. Bu yüzden işleri güçleri, milletin değerlerini gözden düşürmek, hassasiyetlerini kaşımak ve onları kendi yorum tekellerinde tutmak oluyor.
Ben şahsen Bardakçı'nın, "Şahbaba" ile bir kesimin Vahdettin aleyhindeki direncini kırmasını takdir etsem de, titizliğine ve en önemlisi de samimiyetine güvenmiyorum. Çalakalem ve belden aşağı vuruşlarla tarihi yağmalıyor ve değiştiriyor. Öyle olmasa, sokaklardaki 'çıplak denilecek derecede açık saçık' giyinenlere yönelik bir düzenleme yapılması için verdiği emri çarpıtıp "Abdülhamid çarşafı yasaklamıştı" diye yutturmaya kalkmadan önce belgeyi okuyup ne dediğini anlamaya çalışırdı. (haberturk.com, 8 Şubat 2008)
Kendi hatalarına bakacaklarına, bu ülkenin yetiştirdiği değerlere sataşmayı ve onların sırtından prim elde etmeyi marifet sayan bir kesim hiç eksilmedi Türkiye'de maalesef.
İttihatçılık böyle bir şey işte. Çamur at, izi kalsın. Amacına ulaştıktan sonra insanların zihinleri karışmış, umurlarında değil. Bunlara en iyi cevabı vaktiyle Ahmed Rıza Bey vermiş, İttihat ve Terakki'nin Merkez-i Umumi'sinde Talat Paşa ve Eyüp Sabri Bey'in yüzlerine şu acı sözleri tokat gibi çarpmıştı:
"Ayıp, ayıp. Bu adam 32 sene Hakan ve Halife idi. Sultan Hamid için şu söylenen, yazılan, çizilenlerin büyük kısmının yalan ve iftira olduğunu bildiğimiz halde, nasıl tahammül edip imkân veriyoruz? Bu iftira selinin yarınki muhatapları da bizler olacağız."
Dediği gibi olmadı mı?
Tarihten ders almak bunun için önemlidir işte.
İŞTE TANIKLAR
"Abdülhamid içki içmezdi"
Şadiye Osmanoğlu (kızı)
Babam içki içmez, içenleri hoş görmezdi. Saraya sokulmasını da yasak etmişti. Dindar, Allah'ına bağlı, büyük bir Müslüman idi. Abdestsiz yere basmazdı.
Ayşe Osmanoğlu (kızı)
Babam doğru ve tam dinî itikada sahip bir Müslüman'dan başka bir şey değildir. Beş vakit namazını kılar, Kur'ân-ı Kerim okurdu. Herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Sarayın hususî bahçesinde beş vakit Ezân-ı Muhammedî okunurdu.
Celâleddin Velora Paşa (Avlonyalı Ferid Paşa'nın oğlu)
Az yer, içki içmez, kumar oynamaz, ibadetinde kusur göstermezdi. Çok defa; "Boş olan bu hayatı, Tanrı'ya teşekkür için ibadetle geçirmek gerekir." derdi.
Semih Mümtaz (Reşid Mümtaz Paşa'nın oğlu)
Şehzadeliğinde bilhassa açıklıklarda yemek yemeyi tercih eder, bu gibi âlemlerin içkisiz eğlencelerine iltifat eylerdi.
İbnülemin Mahmud Kemal İnal (alim)
Ayş ü işrete ve fuhş u rezîlete rağbet etmezdi. Salâbet-i diniyyesi müsellem bir Müslim idi. Ferâiz-i diniyyeyi edâda asla tekâsül [kusur] göstermezdi.
Meraklısı için notlar
Abdülhamid'in iki kızı, babalarını dindarlığı ve içkiye yaklaşımını bizimle paylaştılar: Ayşe Osmanoğlu, "Babam Abdülhamid", 1960, s. 11-22; Şadiye Osmanoğlu, "Hayatımın Acı ve Tatlı Günleri", 1966, s. 22.
Abdülhamid'in içki içmediğini iki paşa oğlu dile getirmiştir: Celaleddin Velora Paşa, "Madalyonun Tersi", İst. 1970, s. 16; Semih Mümtaz S., "Sultan Hamid'in Hususiyetleri", Resimli Tarih Mecm., Temmuz 1950, s. 244-46.
İbnülemin Mahmud Kemal İnal "Son Sadrazamlar"ında Abdülhamid'in içki içmediğinden birkaç yerde söz eder. Cüz VIII, 1948, s. 1288-89 ve 1301.
MUSTAFA ARMAĞAN - ZAMAN