Sultan Abdülhamid

Abdülhamid Han Patani'de yaşıyor

3/10/2009 -Kategori: Sultan Abdulhamid

Patani, Güneydoğu Asya'da 3 milyona yakın Müslümanın yaşadığı bir İslam beldesi. Birçoğumuzun haberi olmasa da Budist Tayland Ordusu tarafından işgal altında tutulan Patani'de de tıpkı Irak, Afganistan ve Filistin'de olduğu gibi Müslüman kanı akıtılıyor. Geçtiğimiz günlerde Türkiye'den ilk defa bir gazeteci işgal altındaki Patani'ye girerek ülkede yaşananları bizzat yerinde gözlemledi. Daha önce Irak, Afganistan, Gazze, Lübnan gibi sıcak savaş bölgelerinde bulunan ve Vakit okuyucularının yakından tanıdığı Savaş Muhabiri Âdem Özköse ile Patani'yi konuştuk.

 SAMET DOĞAN'IN RÖPORTAJI/VAKİT

-Budist Tayland Ordusu'nun işgali altında olan Patani'de bir hafta geçirdiniz. Bize bu bir hafta içinde şahit olduklarınızdan, yaşadıklarınızdan bahseder misiniz?

 Patani'de yaşadığım olaylar, karşılaştığım manzaralar bana hep Irak, Afganistan, Lübnan ve son Gazze savaşında hissettiklerimi, gördüklerimi hatırlattı. Patani'ye girer girmez sokaklarda toplu halde devriye gezen silahlı Tayland askerleriyle karşılaştık. Ayrıca her 400 veya 500 metrede karşınıza askeri teftiş noktaları çıkıyor. Bu teftiş noktalarında askerler tarafından araçlarından indirilen Patanili Müslümanların üzerleri aranıyor ve bazı Patanililer son derece kaba bir şekilde gözaltına alınıyorlar. Budist askerler halkı o kadar çok korkutmuşlar ki, bize bir hafta boyunca eşlik eden Patanili şoförümüz askeri kontrol noktasına her yaklaştığımızda Kur'an okumaya başlıyor, Kur'an'a sığınıyordu. Askeri kontrol noktasını kazasız, belasız aştığımızda ise sevincini ifade etmek için “Elhamdülillah” diye bağırıyordu. Patani'de insanlar ölüm korkusu nedeniyle akşam saat 7'den sonra sokağa çıkmaya çekiniyorlar. Bundan dolayı insanlar gittikleri misafirliklerden erken dönmeye çalışıyorlar. Patani'de dikkatimizi çeken bir başka durum da Tayland Hükümeti'nin bölgeyi Budistleştirmek için yaptığı çalışmalar oldu.

PATANİ BUDİSTLEŞTİRİLİYOR

-Ne gibi çalışmalar?
Tayland Yönetimi başkent Bankong'tan getirdiği binlerce Budist aileyi Patani'ye yerleştirmiş. Patani'ye yerleşen her aileye hükümet tarafından 6 dönüm ile 8 dönüm arası toprak veriliyor. Bölgenin demografik yapısı bozulup Patani tamamen Budistleştirilmek isteniyor. Geçmişte 52 bin kilometrekarelik bir toprak parçasında yaşayan Patanili Müslümanlar bugün ancak 11 bin kilometrekarede yaşıyabiliyorlar. Ayrıca birçok kasabaya dini mabetler inşa edilip Buda heykelleri dikilmiş. Gençlerin ahlaklarını bozmak için bizzat hükümet eliyle gazino, gece kulüpleri ve fuhuş amaçlı kullanılan masaj salonları açılmış. Tayland Askerleri de Patanili gençlere son derece düşük fiyata uyuşturucu satıyorlar.
-Budist Tayland Yönetimi, Patani'yi işgal altında tutmak için neden bu kadar ısrarcı davranıyor?
Patani toprakları son derece verimli ve yeraltı kaynakları açısından da son derece zengin bir bölge. Tayland Yönetimi yurtdışına yaptığı ihracatın yüzde 40'a yakınını Patani'den karşılıyor. Ayrıca Taylandlıların kullandıkları en temel besin kaynaklarından biri olan pirinç ve balığın da büyük bir kısmı bu bölgede üretiliyor.
Bunların yanında Patani 11 Eylül saldırılarının ardından İslam'a karşı dünyanın dört bir yanında açılan savaşın cephelerinden biridir. Tayland'a her alanda yoğun şekilde destekte bulunan Amerika ve İsrail Yönetimleri bu bölgedeki İslami uyanış ve direnişi bastırmaya çalışıyor.

PATANİLİLERİN ABDÜLHAMİD SEVGİSİ

-Patanili Müslümanlar Osmanlı'ya ve Türkiye'ye nasıl bakıyorlar? Bizim hakkımızda genel olarak neler biliyorlar?
Patani'de Osmanlı Hilafeti'ne, özellikle de Sultan Abdülhamid Han'a karşı büyük bir sevgi var. Abdülhamid Han, Patani İngilizler tarafından işgal edildiğinde Anadolu'dan 27 genci İngilizlere karşı savaşmaları için Patani'ye göndermiş. Bu gençler Patani'ye girerken İngiliz birlikleri tarafından esir alınarak kurşuna dizilmişler. Ayrıca bölgedeki Müslümanların başlarına Şeyh Ahmed Patani isminde Patanili bir alimi atayan Abdülhamid Han, Patanili Müslümanların İngilizlere karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesini de bizzat finanse etmiş. Yine bölgeye İstanbul'dan Fuat Efendi gibi alimleri gönderen Abdülhamid Han bu alimler aracılığıyla bölge halkını İttihad-ı İslam fikri etrafında örgütlemeye ve siyasi olarak bilinçlendirmeye çalışmış. 50 yaşın üzerindeki Patanililerden birçok defa Abdülhamid Han ile ilgili ilginç bir olay dinledim. Bu insanlar çocukken köyleri Budist askerler tarafından basılırmış ve o yaşlarda çocuk oldukları için çok korkarlarmış. Anneleri onları sakinleştirmek için “Korkmayın! Abdülhamid Han'ın askerleri gelip bizi kurtaracak” derlermiş. Sultan Abdülhamid Han'a karşı duyulan sevgi nedeniyle Patani'de Abdülhamid isimli birçok gençle, çocukla karşılaştık. Abdülhamid Han Patani'de, Patanili Müslümanların kalplerinde dipdiri yaşıyor. Patanili Müslümanların gözünde Osmanlı ve Türkiyeli Müslümanlar bir kurtarıcı olarak görülüyor. Patanili Müslümanlar bize de Türkiye'den, payitahtın topraklarından geldiğimiz için büyük bir sevgi gösterdiler.

-Patanili Müslümanlara yardım eden kimse yok mu?
Sohbet ettiğimiz Patanililerin birçoğu Türkiye'den İHH'nın kendilerine yardımda bulunduğunu söylediler. Ayrıca Rabıta gibi Suudi Arabistanlı bazı yardım kuruluşları da bölgede ciddi yardım çalışmaları yürütüyorlar. Fakat Patanili alimler ve kanaat önderleri Suudluların bölgede etkin hale gelmesinden son derece rahatsızlar.

-Niçin?
Patanili alimlerin söylediklerine göre Suudlu yardım kuruluşları yaptıkları yardım çalışmaları vasıtasıyla gençler arasında Vahhabi düşünceyi yaymaya çalışıyorlarmış. Hatta birçok Patanili genç yakın zamanda Vahhabi anlayışını benimseyip halkın son derece sevdiği bazı Patanili alimleri tekfir etmeye başlamış. Sohbet ettiğimiz Patanililer genel olarak Türkiye halkının İslami anlayışını kendilerine daha yakın gördüklerini söylediler. Bu nedenle de ülkelerinde Suudluların değil; Türkiyeli Müslümanların etkinliğinin artmasını istiyorlar. 

İSLÂM DÜNYASI, SIYASI BIR IRADEYE MUHTAÇ

-Siz uzun zamandır İslam Dünyası'nı gezen birisiniz. İslam Dünyası'nda yaşanan acı ve olumsuzluklar sizce nasıl sona erecek?
İslam Dünyası'nın her şeyden önce fikirsel bir devrime ve İslam Ümmeti'ni yeniden bir araya getirecek siyasi bir iradeye ihtiyacı var. Bir zamanlar tek bir Ümmet olan Müslümanlar emperyalistler tarafından birbirlerinden ayrılarak uluslara bölündüler. Bugün Batılılar ulus kimliklerini aşarak Avrupa Birliği gibi ittifaklar oluştururken, Müslüman halklar ulusal sınırlara hapsedilmiş durumdalar. Müslümanları birbirlerinden ayıran bütün fiziksel ve zihinsel sınırları darmadağın etmek lazım. Batı'nın NATO'su varken İslam Dünyası'nın niçin Birleşik İslam Ordusu veya ortak bir askeri teşkilatı yok? Niçin sorunlarımıza çözümler üretecek veya son noktayı koyacak fikri, dini ve siyasi bir otoriteye sahip değiliz? 

İslam Ümmeti'nin içinden tıpkı tarihte olduğu gibi yeniden dünya çapında alimler, dünya çapında mütefekkirler, dünya çapında sanatçılar, dünya çapında liderler, dünya çapında ekonomistler çıkmıyor?. Müslümanlar arasında son yıllarda meydana gelen yakınlaşmayı hissettikçe, Türkiye'nin tekrar imparatorluk reflekslerine sahip olmaya başladığını gördükçe benim kişisel olarak geleceğe dair umutlarım daha da artıyor.

En büyük özlemleri İslam devleti

-Siz ayrıca Patanili direnişçilerle de görüştünüz. Hatta Tayland istihbaratının en çok aradığı direnişçi olan Komutan Ruslan ile de bir röportajınız oldu. Bize Patani direnişinin fikirsel yapısından ve şu anki durumundan bahseder misiniz?
 Patani direnişi ideolojik olarak İslami ve milli bir yapıya sahip. Bölgede Tayland Ordusu'na karşı uzun zamandır direnen Patani Birleşik Halk Cephesi ve Patani Birleşik Kurtuluş Örgütü gibi silahlı gruplar var.
 Bu direniş grupları mantalite olarak HAMAS, Hizbullah, Taliban ve Filistin'deki İslami Cihad Örgütü'ne benziyor. Amaçları önce Patani'yi işgalden arındırmak, daha sonra da tıpkı geçmişte olduğu gibi İslam Hukuku ile yönetilen bir devlet kurmak. Patani direnişi özellikle 2004'den sonra daha da güçlenmeye başlamış.



-2004 yılının Patani direnişi için önemi nedir? Direniş niçin özellikle 2004 yılında güçlenmeye başladı?
 2004 yılında Patani'de 2 önemli olay meydana geldi. 28 Nisan Günü Kurusi Camii'nde 32 Patanili Müslüman Budist askerler tarafından katledildi. Aynı gün bu katliamı protesto eden halkın üzerine ateş açan Taylandlı askerler 74 Müslümanı daha öldürdüler. 2004 yılının 25 Ekim tarihinde de Patani'ye ait Tak Baii Kasabası'nda bir Ramazan günü 6 Müslüman genç Budist askerler tarafından tutuklandı. Gençlerin suçsuz yere tutuklanmalarını protesto eden halka son derece sert bir şekilde müdahale eden askerler 1300 kişiyi üst üste kamyonlara bindirmek suretiyle gözaltına aldılar. Üst üste kamyonlara konuldukları için nefes almakta zorluk çeken 85 Müslüman ise gözaltı sırasında hayatını kaybetti. Bu iki olay Patanililerin Tayland Yönetimi'ne karşı daha da öfkelenmelerine ve direnişin güçlenmesine neden oldu. 

-Patani'de eğitim ne durumda?
 Patani'de eğitim genel olarak Pondok Medreseleri adı verilen eğitim kurumları tarafından yürütülüyor.
 Dini ağırlıklı derslerin okutulduğu Pondok Medreseleri fıkıhta Şafii, itikatta Eşari ve tarikatta Nakşibendî ekolüne mensuplar. Patani direnişi de en büyük desteğini bu medreselerden alıyor ve bu medreselerden mezun olan gençlerin birçoğu zamanla direnişçilerin saflarına katılıyor. Tayland Hükümeti de bu medreselerin toplum üzerindeki etkinliğini azaltmak için başta askeri olmak üzere çeşitli yöntemlere başvuruyor.

Kaynak:
www.habervaktim.com

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Abdülhamid sel felaketine uğrayan ABD'ye yardım göndermişti

20/9/2009 -Kategori: Mustafa Armagan Yazilari

"Türkiye'yi iyi günler bekliyor, bundan sonra gelişmeler daha da hızlanacak.

Abdülhamid geçmişte yaptığı gibi gelecekte de ilerleme ve medeniyeti teşvike devam edecek. Herkesin onun uzun ve müreffeh hükümranlığını arzu etmesi gerekiyor."

New York Times'ın 14 Ekim 1900 tarihli nüshasında yer alan bu tarafgir cümleler, Abdülhamid'in şaşırtıcı bir fotoğrafını düşürüyor önümüze. Acaba Avrupa'dakine inat, Amerika'daki bu sözde 'Kızıl Sultan' muhabbetinin sebebi ne ola?

O sebebi birazdan göreceğiz. Ama önce aynı yazıdan birkaç cümle daha:

"İnsan olarak Abdülhamid çok gayretli, kurnaz, yetenekli ve benim diyen diplomata taş çıkartacak kadar becerikli. Devletinin işlerini çevirmekte akıllı bir politikacı ve üstün bir zihin. Çok kibar bir kişiliğe sahip ve kendisiyle temas kurduğu kişilerden etkilemediği yok. Almanya ve Rusya ile, Balkan devletleriyle iyi ilişkiler kurdu, öte yandan daha önce zirvede olan İngiltere'nin Osmanlı'daki nüfuzu şimdi hiç seviyesine inmiş durumda."

Yazar F. Diodati Thompson, Sultan Abdülhamid döneminde eğitim, teknoloji ve bilim alanlarındaki ilerlemeleri övüyor, onun devrinde eşkıyalığın Balkanlar'da tamamen ortadan kalktığını, Doğu'da ise hatırı sayılır ölçüde azaldığını, kadınların sosyal hayatta büyük ilerlemeler kaydettiklerini sözlerine ekliyor. Daha birçok şey söylüyor da, asıl önemlisi şunlar olmalı:

"Biz Amerikalıların önünde gelecekte Osmanlı Devleti'yle olan ticaretimizi artırmak ve geliştirmek için muazzam fırsatlar var, şu tazminat sorunu da halledilirse Birleşik Devletler ile uzun bir dostluk ve refah dönemi yaşanacaktır."

Sormakta haklısınız: Peki 1900 yılında Amerika'nın en gözde gazetelerinden birinde nereden çıktı bu Abdülhamid ve Türkiye övgüsü? İngilizlerin, Fransızların ve dahi Jön Türklerin çöktü çökecek diye uçurumdan atmaya hazırlandığı bir devlet, New York'tan nasıl oluyor da hemen her alanda hızla ilerlerken fotoğraflanabiliyor?

Bunun sebebini, ABD'nin İstanbul elçisi Oscar Strauss uzatmakta önümüze. Dinleyelim mi can kulağıyla:

"Johnstown felaketi sırasında İstanbul Sefareti'nde bulunuyordum. O zaman Osmanlı Devleti'nin malî durumunun pek müsait olmadığını bildiğimden durumu padişaha arz edip ondan istifade etmeyi münasip görmemiştim. Buna rağmen afetten bir iki gün sonra saraya davet edildim. Osmanlı Sultanı hadiseden duyduğu üzüntüyü ifade ederek ihsan etmeyi düşündükleri yardımı memleketime ulaştırıp ulaştıramayacağımı sorup 200 lira verdiler ki, bunu o zaman Dışişleri Bakanlığı'na gönderdim. Hatırladığıma göre o esnada Avrupa hükümdarları arasında yalnız Osmanlı padişahı kendisinden istenmeden yüklü bir yardımda bulunmuş, böylece Amerikan halkı hakkındaki dostane duygularını ortaya koymuştur."

Elçinin "Johnstown felaketi" dediği, 1889'da vuku bulan ve "ABD'de yüzyılın en büyük felaketi" sayılan sel baskınıdır. Şiddetli yağmurların ardından başlayan ve yaklaşık 2 bin kişinin ölümüyle ve binlerce insanın evsiz barksız kalmasıyla sonuçlanan bu felaketin geçenlerde yaşadığımız sel baskınına bir benzerliği, ikisinde de yağma utancının yaşanmış olmasıdır. Yalnız bizdeki yağmacılar eşya talanıyla yetinirken, Amerika'dakiler ölülerin ceplerini yırtarak paralarını, parmaklarındaki yüzükleri ve başka değerli eşyaları da almışlardır.

Selden sonra 18 ülke gıda, ilaç, giysi yardımlarında bulunmuş, işin ilginç yanı, bölgeye ilk yardımı yapan ve ulaştıran devlet ise Osmanlı olmuştur. Daha da önemlisi, Strauss'un dediği gibi yardımı, talep gelmeden yapmış olmasıdır.



Malum, Sultan dış dünyadaki gelişmeleri günü gününe takip ederdi. Nitekim afetten gazeteler vasıtasıyla haberdar olur olmaz ABD'nin İstanbul elçisi Oscar Strauss'u huzuruna çağırdı. Ona hadiseden çok müteessir olduğunu söyledi ve kendisinden, afetzedeler için yapacağı gıda (zahire) yardımının yanı sıra 200 Osmanlı lirası (1.000 dolar, bugünkü değerlerle en az 40 bin dolar) nakit yardımın yerine ulaştırılmasına yardımcı olmasını istedi.

Selden 5 yıl sonra bu defa bir yangın felaketi yaşar Amerika. Minnesota ve Wisconsin'deki orman yangınları karşısında Abdülhamid yine elini kesesine atıp bu defa 300 Osmanlı lirası (1.500 dolar, bugünkü değerlerle en az 60 bin dolar) göndermiştir. Nitekim onun bu "dostane yaklaşımı" sayesinde gazetelerde "Türk Sultanı"ndan övgüyle söz edilir olmuştur (Chicago Daily Tribune, 12 Eylül 1894).

Yardımların olumlu etkisini şuradan anlıyoruz ki, 1894 yılında bu defa İstanbul'da meydana gelen deprem sonrasında başta Elçi olmak üzere ABD halkı, hatta gazeteler Osmanlı yardımlarına karşılık vermek ihtiyacını duymuş ve yardım kampanyaları düzenleyerek para toplamışlardır. Oysa aynı Amerikalılar 1894'ten kısa bir süre önce Yunanistan'daki depreme hiç ilgi göstermemiş, kampanyalar neredeyse 'tek kuruş' yardım toplayamamışlardı. Kaldı ki, o sıralarda misyonerlik faaliyetleri, Harput ve Erzurum'da konsolosluk açma gayretleri, Amerikan okulları yüzünden Osmanlı-Amerika ilişkilerindeki sıkıntılar had safhadaydı. Zaten ilk alıntıda sözü edilen 'tazminat', yeterince ciddi bir sorundu aramızda.

İşte New York Times sayfalarına yansıyan olumlu ve dostane havanın oluşumunda Abdülhamid'in bu tam yerinde ve zamanında yaptığı incelikli yardım politikası büyük rol oynamış, hatta yine 1900 yılında ABD'nin eski İstanbul Elçisi Alexander Terrell, aynı gazetede 'tazminat'a takmış bulunan Washington'daki meslektaşlarına Osmanlı Sultanı adına şu güvenceyi veriyordu:

"Onu dürüst bir insan olarak görüyorum. Kendisini gayet iyi tanıyorum ve inanıyorum ki, Abdülhamid Avrupa'da iken karşılaştığım en entelektüel insandır." (26 Nisan 1900)

Not: Bu yazıda http://query.nytimes.com adresinden yararlandığım New York Times alıntıları hariç, Fatma Ürekli'nin Osmanlı-Amerikan Yardımlaşmaları adlı kitabı kullanılmıştır (Doğu Kütüphanesi, 2007).

Aziz okurlarımın bayramını tebrik eder, dualarınızı beklerim.

MUSTAFA ARMAĞAN

ZAMAN

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Sultan Abdulhamid'in Ramazan halleri

16/9/2009 -Kategori: Sultan Abdulhamid

Osmanlı Sultanı II. Abdulhamid hakkında bugüne kadar çok şey okudunuz. Peki onun Ramazan ve Bayramlarda neler yaptığına dair bilginiz var mı? Yoksa buyurun:

Sultan II. Abdülhamid’in itimat ettiği adamlarından İzzet Holo Paşa’nın damadı olan Ahmet Semih Mümtaz,  1908 Meşrutiyeti sonrasında, İttihatçıların tehditlerinden çekinip, kayınpederi eşi ve çocukları ile Fransa’ya kaçmış.  

Babası; Takvim-i Vekayi Nâzırlığı, Beyrut, Bursa vali-likleri, İstanbul şehreminliği görevlerinin yanı sıra Damad Ferid’in sadrazamlığı döneminde kısa bir süre Dahiliye Nâzırlığı da yapmış olan Reşid Mümtaz Paşa (1856-1924); annesi Çerkez asıllı Şadıfeza Hanım olan  Ahmet Semih Mümtaz, yazılarında “Semih Mümtaz S.” imzasını kullanmış.

On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı bürokrasisinde önemli görevlerde bulunmuş devlet adamları yetiştiren ve “Mümtazefendiler”  olarak tanınan Eğin kökenli bir ailenin mensubu olan Mümtaz,  28 Nisan 1956 tarihinde İstanbul'da öldü.

Fransa'da tam olarak ne işle meşful olduğu bilinmiyor ancak Bohem bir hayat yaşadığı tahmin ediliyor. Ahmet Semih Mümtaz’ın uzun yurtdışı ikametinden dönüş tarihi olan 1937’den sonra gazetelerde yazdığı hatıralardan derlemiş olduğu iki kitabı yayınlanmış.

Konuları itibariyle oldukça dağınık derlemeler olduğu göze çarpan bu eserler şunlardır: Hatıralar, (Türkiye Yayınevi, Canlı Tarihler Dizisi, İstanbul, 1944) ve  Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler (Hilmi Kitabevi, İstanbul, 1948)

Kapı Yayınları geçtiğimiz yıl onun yazılarından bir derleme olan "Sultan II. Abdülhamid ve Zamanı" adlı eseri yayınlamıştı. 

Bu sene ise Kurtuba Kitap aynı yazarın kaleminden eski Ramazanları anlatan bir kitap yayınladı.  İsmail Dervişoğlu'nun derlediği Evvel zaman İçinde İstanbul Ramazanları adlı kitap, içinde bulunduğumuz ayın anlam ve önenime binanen raflarda yerini aldı.

Haber 7 kitap dünyası olarak eski Ramazanlara özlem duyanların, Osmanlı Döneminde ramazanlarda hangi gelenek ve göreneklerin nasıl eda edildiğini şaşkınlık ve ibretle okuyabileceği bu eserde Sultan II. Abdülhamid'in Ramazan hallerinden önemli ayrıntılar yer aldığını fark ettik. Ançak kitap sadece Abdulhamit üzerine kurulmuş değil. Sokaklardan konaklara, Saray ahalesinden, eğlence erbablarına kadar pek çok alanda İstanbul'un eski ramazanları nasıl yaşadığına dair oldukça ilginç anılar ve bilgiler yer alıyor. Bu anılar arasında bir döneme damga vurmuş ünlü isimlerin özel hayatlarından da ilginç kesitler yer alıyor.

Biz size haber değerini göz önüne alarak,  bir haber metnine kafi  miktarda bilgiyi  derleyip, aktarmakla yetindik. İşte Tarihin en çok konuşulan ve araştırma yapılan bir döneminden, farklı bir gözden farklı bir sultanın Ramazanlık hallerinden bir kaç kesit:

ORUÇ TUTMAMAK ŞİDDETLE YASAKTI

1908 Meşrutiyeti’nden sonralara kadar dahi alenen oruç tutmamak (nakz-ı siyam) şiddetle yasaktı. Benim içinde doğduğum ve yetiştiğim devride padişah Sultan II. Abdülhamid hem halife sıfatıyla hem de itikaden dinde mübalâtsızlığın hem günah hem de tehlikeli olduğuna kani olduğu için İslam dünyasının merkezi hilafeti ve saltanatı olan bir memlekette ve şehirlerde oruç tutmayanlara müsamaha taraftarı değildi.

Bundan dolayı Zaptiye nâzırına ve Merkez Kumandanına ve valilerle ordu kumandanlarına sıkı emirler verir, sokaklarda ve umumi yerlerde oruçsuzları cezaya çarptırırdı.

Bir taraftan da ramazan ve bayram maaşlarını vaktinden evvel muntazaman verdirmek ve bol bol saraya iftara gidenlere diş kiraları dağıtmak, fukaraya sofra sofra yemek tevzi ettirmek,  kışları kömür dağıttırmak ve emsali iyiliklerin ifasında ısrar ederdi.

RAMAZANDA İSTİBDAT KALKARMIŞ

Herkesin herkesle sık görüşmesinden kuşkulanan padişah ramazanlarda iftarlara, topluluklara, konuşmalara ve sabahlara kadar halkın ayakta bulunmasına asla müdahale etmez, ortalığı daha serbest bırakırdı. Yalnız vükela yani nâzır paşalar ve emsali büyükler pek birbirlerine gitmez; çünkü gidemezlerdi. Şehzade saraylarında iftarlar pek hususi gibi olurdu.

İŞSİZLİK YOK TABLACILIK VARMIŞ

Fakat sultan sarayları dolar, boşalırdı. Sarayların has hususi mutfaklarından çıkan yemekleri yerlerine taşımak için -olduğu gibi söylüyorum- beş bin tablakâr vardı. O adamlar işsiz güçsüz sokaklara düşüp birbirlerini bıçaklayacaklarına tablakârlıkla iş görür, hem aylık, hem de bol bol bahşiş alırlardı.

Bir kârları daha vardı. Ramazan için pişirilen o hadsiz hesapsız yemekleri tablakârlar kendi hesaplarına satarlardı ve buna müsaade edilirdi.

PADİŞAH VÜKELAYA NEDEN TOPLU İFTAR YAPTIRMAZMIŞ

Sultan II. Hamid gibi vehimli bir padişah bile ramazanda halka tam bir hürriyet verir ve bununla övünürdü. O, yalnız kendi vükelasının hatta birbirlerinin iftarına gitmelerine müsaade etmezdi. Çünkü toplanırlarsa bir fesat çıkarırlar diye korkardı.

Mahremlerine söyle derlermiş: “Herifler beceremedikleri işlerinin mesuliyetini bana yüklerler, kendilerini temize çıkarmak için ters bir şeyler yaparlar. Onlara emniyet edilmez. Amcam ve kardeşim etti de ne oldu malum…”

HALKA DOKUNMAZDI

Yoksa halka dokunmazdı. İftar âlemleri namaz arası camilerde buluşmak, hafızları topluca dinlemek, vaizlerin etrafını doldurmak, hiçbir manie tesadüf etmezdi. Yalnız nasın ortasında nakz-ı siyam  edenler zabıta-i mânianın elinden güç kurtulurdu. Veya ekalliyetlerin lehçesini taklit ederek yakayı sıyırırlardı.

ABDÜLHAMİD YEMEK DÜŞKÜNÜ DEĞİLDİ

"Benim çocukluğuma ve çok gençliğime tesadüf eden zaman içinde yemesini içmesini bilir kişiler bugünden fazla idi. Çünkü onlar gourmand=obur değil, gourmed=yani zaika erbabından idiler. Ağızlarının tadını bilirlerdi.

Gourmandlardan bir zat tanımıştım; doldurduğu tabağını uşakları zorla önünden çeker götürürlerdi. O bağırırdı amma dinlemezlerdi. Aman Allah’ım. Nasıl yemek yerdi hâlâ gözümün önündedir.

Fakat bu zat-ı muhteremin iftarları o kadar mutena hem mükemmel idi ki Sultan II. Abdülhamid kilercilerine bazen beğenmediği bir yemek olursa “Aşçılar oraya gitsinler, öğrensinler” dermiş.

Halbuki sultan II. Abdülhamid hiç de yemek düşkünü değildi. Çok sevdiği amcası Sultan Abdülaziz’den iki şey tevarüs etmemişti. Bir, dedikodu sevmemek; iki, yemek merakı...

RAMAZAN'DA HERKESE DİŞ KİRASI

"... Sultan II Abdülhamid birçok sebeplerle, ramazanlara fevkalade ehemmiyet verirdi. Evvela dindardı. Bu mübarek ayı tesid eder, ona hürmet ederdi. Muntazaman oruç tutar, Kur’an-ı Kerim okur, namaz kılar ve bunu böyle yapanlara ayrıca para verir, severdi.

Mübarek ayın hulûlünden evvel kilercibaşıyı çağırır, ona emirler verir, sofralar ve yemekler ve her akşam iftara davet ettiği askerlere verilecek iftariyeler üzerinde zihin yorar, âdeta mönüleri kendisi hazırlardı. Saray-ı hümayununda iftara gelecek misafirlerin hizmetine verilecek olan sofracıların elbiselerine kadar meşgul olur, alaturka setre mi yoksa redingot mu giymelerini münakaşa ederdi..."

"Sultan II. Hamid Yıldız Sarayı’nda yüzlerce misafirine her akşam iftar verir, İstanbul’daki askerleri birer birer ve tabur tabur iftara getirtir ve cümlesine ayrı ayrı bir maaş nispetinde iftariye verirdi. Daha doğrusu bir maaş nispetinde iftariye almak sarayda iftara giden herkese nasip olurdu..."

"...Amma ramazanlarda hemen herkesi hatta askerleri iftara çağırır, diş kirası dağıtırdı. Bunu bazı konaklar da yapar, diş kirası dağıtırlardı. Gümüş paralar, çil altınlar şeklen dahi ne kadar güzel idiler. Alması da vermesi de tatlı idi vesselam...."

ABDÜLHAMİD İFTARİYELİK ALTINLARI DA KESELERİNİ DE TEK TEK YIKATIRMIŞ  

"...Ve hele bu adamları fevkalade temiz olmalarını isterdi. Çok titiz ve hem de temizdi bu padişah. O kadar ki iftariye olarak kendi göndereceği çil altınları tekrar yıkattırır, kurutturur, gözünün önünde kırmızı atlas keselere koydurtur, ağızlarını mühürlettirirdi. Banknotları da bezlerle sildirtir, sonra zarflara yerleştirirdi. Üzerlerine de zamklı mührünü (A.H.) yapıştırırdı. Saray-ı hümayuna iftara gitmek için davet vaki olmazdı. Amma gidecekler aşağı yukarı zamanlarını bilirlerdi.

Nâzırlar, kendilerine mahsus olan odada, diğer zevat da başkâtibi ve beylerin veya Kızlarağası’nın yahut mabeyincilerin veya yaverlerin odalarında kurulan sofralarda iftar ederlerdi. Bu oda sahipleri de odalarına gelenleri efendilerine yani hünkâra haber verirlerdi. Esasen kapıcılar alelusul saraya gelenlerin isimlerini yazmakla ve Mabeyn-i Hümayun müdürüne ulaştırmakla mükellef idiler.

İFTARA GELMEYENLERİ TEK TEK BULURDU!

Her ne ise… Bunlar böyle olurdu. Padişah da iftara gelenlerin kimler olduğunu öğrenirdi. Bu da böyle idi: gelmeyenleri merak eder, hasta mıdırlar, nedir diye tahkik ettirirdi. Bilasebep gelmeyenler olursa şüphelenirdi. Çünkü evhamı galipti. İftara yahut muayedeye gelmeyenleri nasıl buluyor, ne zaman görüyor, anlıyor diye herkes hayret ederdi. En yakınları bile…

İkici kâtibi olan kayınpederimden “Bu padişahın, değil insan, çerçöp bile gözünden kaçmaz, Allah belalarını versin casusların, adamcağıza rahat vermezler ki” mülahazasını belki yüz defa işitmişim-dir. Bir defasında “Çerçöp ne demektir” diye sor-muştum. “Onu da sen anla” demişti.

Ramazanda Sultan II. Abdülhamid’i saray ve iftarlar ve iftariyeler ne kadar meşgul ediyorsa iftara gidenleri de alacakları “atiye-i seniyeler, iftariyeler” meşgul ederdi. Acaba daha mı çok, yoksa az mı olacak? Tabiatıyla hele paraları aldıktan sonra o enfes yemekler daha kolay hazm olunurdu..."

ABDÜLHAMİD'İN BAYRAM MEŞGULİYETİ

Sultan II. Abdülhamid’in bir de bayrak meşguliyeti vardı. Yaşlarına ve derecelerine göre çocuklarına hediyeler, oyuncaklar, çiçekler verdirir; kadınefendilere, haznedarlara ve saraylılara yine hediyeler ve ihsanlarda bulunur; şekerler, şekerlemelerle dolu antika kaseler doldurtur ve muayededen sarayına döndükten sonra âdeta çocuk gibi çocuklarla haşır neşir olurdu. Diğer saraylarda da şehzadeler, sultanlar buna benzer hareketlerde bulunurlardı.

Sadrazamların, nazırların, paşaların, beylerin, zenginlerin hatta fakirlerin evleri, konakları, neşeler ve Safalar içinde yüzerdi. Şehrin bayram eğlencelerinden bir de tiyatroları, ortaoyunları, meddahları, karagözleri, mevsimine göre değişen mahallerde saz küme fasılları; bağlarda, çayırlarda güreşleri, davullarla zurnaları, Taksim ve Tepebaşı bahçelerinde fevkalade numaralar arz eden orkestralar ve saire idi.

BAYRAM NAMAZINDAN ÖNCE EL ÖPTÜRMEZDİ

Sultan II. Hamid’in bir merakı da bayram namazını eda etmezden evvel kimseyle bayramlaşmamaktı. Harem dairesinde bile kimsenin el etek öpmesine müsaade etmezdi.

Bayram sabahı adet edindiği vakitten daha erken uyanır; her sabah yaptığı gibi hamama girer; acele giyinir; selâmlığa çıkardı. Yol üzerinde olduğu için olacak, bunu adet edinmişti. Bayram namazlarını Beşiktaş’ta Sinan Paşa Camii’nde kılar; namazdan sonra yine saltanat arabasına binerek Dolmabahçe Sarayı’na gelirdi. On, on beş dakika istirahattan sonra gayet hafif bir kahvaltı eder, muayede salonuna girer, tahtına otururdu. Tahtın sol tarafına, biraz sola meyilli oturur, yanı başında duran sırmalı saçağı tutan zat kimse onunla konuşur, emirler verir ve derhal muayedenin yani resmi tebrikin başladığı görülürdü.

"... Salonun üst katındaki balkonda Mabeyn-i Hümayun muzikası hafif hafif güzel havalar çalardı. Yalnız şeyhülislâm .. efendi feraşet-i Şerife vekili ve Şerif Abdi-İlâh Paşa salonunun ortasından hünkâra doğru gelirken müzik dururdu. Bundan sonra patrikler de ayrı ayrı arz-ı selâm ve davet ederlerdi.

Salonun üst katındaki balkonun bir kısmı mühimi de kafeslerle çevrilmiş olarak sultanlara ve misafir hanımlara tahsis olunduğundan onlar da burada muayede resmini seyrederlerdi."

ÇOCUKLARLA OYNAMAYI ÇOK SEVERDİ

.. Hele çocuklarda konuşmak kendisine bir zevk olurdu. Bayram, kandil gibi vesilelerle çocuklara oyuncaklar verirdi. Muhasibi Nadir Ağa’nın hüsnü tabiatından ve zevkinden emin olduğundan oyuncakları, her alışverişi ona yaptırır, sık sık Beyoğlu’na yollar doğramacılığı sevdiği ve bildiği cihetle de bazı hediyelerinin muhafazalarını Sultan Hamid bizzat yapardı.

SARAYDA BAYRAMLAŞMA NASIL OLURDU?

Tahtın bulunduğu mahalle ve hünkârın oturduğu tarafa doğru iki ayak keçesi serilirdi. Herkes birbirini takiben sıra ile bunun birisi üzerinden hünkârın yanına doğru gider, saçağı öper, diğer keçeye geçer, selâm vere vere, arka arka yürüyerek gözden kaybolur, teşrifattaki yerine gider ayakta dururdu.

Sadrazamdan başlayarak bütün rical-i devlet mertebelerine nazaran bu tebriki ifa ettiği, aheste hareket edildiği, ayrıca maiyet-i seniye erkân ve efradı dahi bu salonda hünkârı tebrik ettikleri cihetle ister istemez vakit uzar, herkes de yorulurdu. Hele hünkâr… Binlerce kişiye selâm vermekte bazıları ile konuşmakla ve esasen konuşmaksızın duramadığı içi her gün fazla yorulurdu. .

KURBANLARIN YALDIZ DÖRTTE BİRİ SARAY YEMEKLERİNE AYRILIRDI

Kurban bayramlarında Yıldız Sarayı’nın mutfak meydanlarında yüzlerce kurban kesilirdi. Her koyunun yalnız dörtte biri saray yemeklerine ayrılır, üst tarafıyla fakirler kayrılırdı.

Bunun bir de dini teşrifatı vardı. Halife sıfatıyla hünkâr Hz. Peygamber için zebhedilen  kurbanın zephi resminde bizzat hazır bulunur. Kendisi ve ailesi için kesilecek kurbanlar içinde birkaç kişiye vekâlet verirdi. Eyüp Sultan, Eğrikapı, Topkapı, Fatih ve emsali fakirlerine et gönderilmesini ısrarla emrederdi. Biz Dolmabahçe Sarayı’ndaki muayede bittikten sonra Yıldız’a çıkarken görürdük. Yollar saraydan aldıkları etleri yüklenenlerin kalabalıklarıyla ve konuşmalarıyla nevama  müteharrik bir hâl alırdı.

(Haber 7)

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

100 yıl sonra yeniden başlıyor

15/9/2009 -Kategori: Sultan Abdulhamid

 1. Dünya Savaşı’nda tahrip olan Hicaz Demiryolu, dört ülkenin ortak girişimiyle yeniden hayata geçiyor. 2012’de bitmesi öngörülen hat ile İstanbul-Mekke arası 24 saate inecek.

Hicaz Demiryolu Projesi 100 yıl sonra yeniden hayata geçiriliyor. Türkiye’nin ısrarlı girişimleri sonucunda Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye, kendi ülkelerinde projenin bağlantılarını tamamlayacak. Böylece Mekke ve Medine’den Avrupa’ya kesintisiz ulaşım sağlanacak. İstanbul-Mekke arasını 1 güne indirecek olan proje hayata geçtiğinde yılda 10 milyon yolcu taşınacak. Türk-Amerikan İşadamları Derneği’nin (TABA) iftar porgramına katılarak yatırımcıları bilgilendiren Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Suat Hayri Aka’nın verdiği bilgiye göre Hicaz Demiryolu hattının yeniden hayata geçirilmesi için çalışmalar sürüyor. Aka, bu kapsamda İstanbul-Edirne hızlı tren hattının programa alındığını belirterek “Ayrıca İstanbul-Ankara-Konya hızlı hattı inşası devam etmekte olup, Konya-Karaman-Adana sınır rehabilitasyon projesinin yapımına da kısa süre içerisinde başlanacak. Böylece Arap yarımadası ile Avrupa, Türkiye üzerinden modern bir demir yolu ile bağlanmış olacak” dedi.

Aka, diğer ülkelerin projede ne aşamada olduğuna ilişkin olarak da şu bilgileri verdi: “Suriye ve Ürdün, çalışmalarına 2010 yılında başlayacak. Suudi Arabistan’da ise çalışmalar 2012 yılında tamamlanmış olacak.”

Suriye yeni hat döşemeye başladı

- Türkiye: Kapukule’den İstanbul’a 230 kilometre uzunluğunda, saatte 250 kilometre hıza uygun demiryolu hattı yapacak. Hızlı Tren projesinin yanında Suriye sınırına kadar olan hatlar rehabilite edilecek.

- Suriye: Meydan Ekbez-Halep hattını iyileştirecek. Bu hat 2010 yılında tamamlanacak. Suriye, Halep-Şam rehabilitasyon projesini de başlattı. Ayırıca Suriye-Ürdün ortaklığıyla Şam-Der’a-Amman arasına 201 kilometrelik yeni hat yapılacak. Bu hat, 2012 yılında hizmete açılacak.

- Ürdün: Amman-Maan arasındaki tren hattını inşa edecek.

- Suudi Arabistan: Riyad’dan Ürdün sınırına uzanan hatları yenileyecek. Birinci Dünya Savaşı’nda tahrip olan Medine’den sonraki hatlar yapılacak.

BAĞIŞ TOPLANARAK YAPTIRILDI

Hicaz Demiryolu’nun tarihi Sultan 2. Abdülhamit zamanına uzanıyor. 1 Eylül 1900’de yapımına başlandı. Bağdat hattının devamı niteliğinde olan demiryolu İstanbul’u, Şam üzerinden Mekke ve Medine’ye bağlayacaktı. Proje, Hicaz ve Yemen’de Osmanlı’yı güçlendirecek, askerler bölgeye güvenli biçimde gönderilebilecekti. Proje, İngilizler’i rahatsız etti. İngilizler, Arap kabilelerini projeye karşı kışkırttı. İngilizler’in tüm çabasına karşın Hicaz Demiryolu 30 Ağustos 1908’de hizmete girdi. Proje için harcanan para 1901 bütçesinin yüzde 18’i kadardı. 4.5 milyon liraya malolan projenin büyük bölümü bağış toplanarak yapıldı. İl kbağışı ise 2. Abdulhamit yaptı. Yan yollarla toplam uzunluğu 1.766 kilometreyi bulan demiryolu 1. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında tahrip edildi, 1918 yılında ise Medine bağlantısı tamamen kesildi.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GARANTİ ZENGİNLİK

GARANTİ ZENGİNLİK

 Eğer şu an bu yazıyı okuyorsanız çok şanslısınız demektir. Çünkü bu yazıyı okuduktan sonra zengin olacaksınız. Yalan değil gerçek. Memurdan işçiye, esnaftan sanatkara, serbest meslekle uğraşanlara, mühendise, mimara ve daha saymadıklarıma yani herkese zengin olmanın yollarını gösteren bu eser sizi zengin yapacak.

 Zengin dediysek de yanlış anlamayın. Ben size öyle yatlar, katlar, limuzinler kazandıracak kadar zenginliği de asla sunmam. Benim size sunduğum zenginlik formülleri eviniz, arabanız ve iş yeriniz yoksa size ev, araba ve iş yeri ya da evler, arabalar ve iş yerleri olarak yansır. Tabii ki de –ler ekini kullandıysak o da o kadar fazla değil. İki ya da üç tane olur belki. Fazlası sizin becerinize kalmış bir şey.

 Şimdi siz okuyucuları da bekletmeyeyim ve hemen zengin olmanın kurallarını sıralayayım.

 KURAL 1: İnsanlara ne gerekiyorsa o hizmeti sun !

 Aslında başlık konuyu açıklıyor ama ben yaşamdan örneklerle bunun nasıl olacağını da size göstereceğim. Konuyu uzatmadan ve işin edebiyatına kaçmadan örneklere başlayalım.

 Bir mahalle düşünün. Bu mahallede insanlara hizmet sunan tam üç tane market var. Ve bu marketlerin üçü de sizin değil. Ve siz de düşündünüz taşındınız “Bir market de ben açayım dediniz.” Çok büyük bir hata yaptınız onu söyleyeyim. Bak arkadaşım zaten bu mahallede insanlara yeten de artan üç tane market var. Eğer marketlerden birini tıklım tıklım gördüysen aç da öyle olmaz zaten. Market açarsan hem sen zarar edersin hem de karşıdaki adamın da müşterisi azalacağından o da zarar eder. Zaten en fazla bir yıl dayanırsın marketin giderine sonra kendin kapatmadan Allah korusun icra memurları kapatır.

 Peki ne yapmalıyım da zengin olmalıyım. Mahalleyi bir gez. Gezdin. Varsayalım ki bu mahallede bir giyim mağazası yok. Ne duruyorsun. Marketle uğraşacağına bir giyim mağazası aç ve zengin ol. İddia ediyorum tıklım tıklım dolacak. Çünkü gözlerimle gördüm.

 Balıkesir Edremit’te oturuyorduk. Tatilde memlekete gideceğiz. Ama Kayseri’de halam var onlara uğramadan memlekete gitmek olmaz. İzine çıkmadan önce kıyafetimizin ve ihtiyaçlarımızın hepsini tamamladık ve çıktık. Kayseri’deyiz. Mahallede bir giyim mağazası var. Öyle pek de büyük değil. Nasıl desem. 130-140 metre kare işte. Sanır mısınız bu mağazanın fanatikleri var. Getirdiği mallar da öyle ahım şahım kaliteli şeyler değil. Ama fanatikler duramıyor. Halam da fanatik tabii ki. Annemle beni de aldı gittik bu mağazaya. Gitmek o gitmek. Ana baba günü mübarek. Çıktığımızda elimizde poşetler mutlu bir şekilde çıkıyoruz. Cepteki para çıktı ya  bir rahatlama geldi. Halam dediğine göre burası her zaman olmasa da çoğu zaman böyle oluyormuş. Desene adam zengin. Zenginmiş zaten.

 Sordunuz ki sermayem yok nasıl açacağım ben bu mağazayı. Ona ileride değineceğim merak etmeyin. Sermayesiz de zengin olunacağını göstereceğim ama biraz sabır. Bir örnek daha verelim.

 Edremit’ten tayinimiz Nevşehir’e çıktı. İlk geldiğimizde küçük bir şehirdi. Hatta şehirden çok şehirleşmiş bir köye benziyordu. Alışana kadar çok zorlanmıştım.

 Gelelim asıl meseleye. Nevşehir’de iki tane devlete ait bir de özel bir hastane vardı. Devlete ait olanlardan biri SSK hastanesiydi. Hastanelerin üçü de ayrı mahallelerdeydi. Özel zaten bomboştu. Devletlerse tam tersi tıklım tıklım. İğne atsan yere düşmez derler ya aynen öyle. Aradan yıllar geçti ve ben beş ya da altı yaş daha büyüdüm. Hastanelerin durumu ise aynıydı. Özel zaten pek kaliteli değildi. Tahlil sonuçları doğru düzgün çıkmıyordu. Tam bu olayların gerçekleştiği sırada bir girişimci devlet hastanesinin yakınlarına bir özel hastane açtı. Çok geçmeden bir girişimci de hastanelere uzak olan bir mahalleye bir özel hastane açtı. Çünkü insanlar hastaneye açtı. Nevşehir’in suyu da ülkemizin en kötü sularından biri olduğundan insanlar istese de hasta olmadan duramıyordu. Toprağı zaten iyi değildi. Buram buram radyasyon yayıyordu. Birçok yerde ekim yapmak yasaktı. Burada hasta olmamak mümkün mü. Ben de zaten bu bölgeye alışık olmadığımdan hiç duyulmamış iki hastalığa yakalandım.

Kronik Ürtiker ve Haşimato Tiroidi.

 Neyse hastaneler açılmıştı. Hemen devlet hastanelerinin (devlet hastaneleri diyorum çünkü SSK da devlet hastanesi bünyesine geçmişti.) en iyi doktorlarını maaşlarının iki katını ödeyerek getirdiler. En iyi tıbbi araç gereçleri aldılar.  Bir de devlet o sıralar sağlık konusunda çok güzel adımlar atmıştı. Özel hastanelerde muayene olmak da kolaylaşmıştı. İyi ki kolaylaştı. Hastaneler dolmasın mı. Kar üstüne kar. Para üstüne para. Servet üstüne servet. Anladınız sanırım.

 Her iki hikayede de “Neden zengin oldular?” sorusuna verilecek en güzel cevap;

Çünkü insanların ihtiyacı vardı. Bu girişimciler de insanların ihtiyaçları doğrultusunda çalıştılar ve zengin oldular.

 KURAL 2: Sermayeyi kafana takma. Değil sıfırdan eksiden bile zengin olabilirsin.

 Evet, yanlış duymadın. Eksiden bile zengin olabilirsin. “Nerden biliyorsun.”, “Olur mu öyle şey!” diyenleri duyar gibiyim. Size bunu da kanıtlayacağım. Gözümle gördüğüm örnekler sizi ikna eder umarım. Şöyle başlayalım.

 Tanıdığım bir insan. İsim vermeyeceğim ama A şahsı diyeceğim bu kişiye. İsim vermiyorum ama şunu söyleyeyim; tamamen gerçek.

 A şahsının hiç sermayesi yoktu. Elinde her hangi bir mesleği de yoktu. Yani inşaatta, demircide çalışmamıştı ve geldiği belli bir yaştan sonra da zaten çalışamazdı. Peki ne yapmalıydı A şahsı. 1960’lı, 1970’li yıllardan bahsediyorum. Kendisi orta okul mezunu olduğu için kendisine öğretmenlik ve polislik teklif edildi ama o dönemde malum memur maaşları bir hayli azdı kabul etmedi. Düşündü taşındı ticaretle uğraşmaya karar verdi.

 Neyin ticaretini yapmalıydı. Babadan kalma bir dükkanı yoktu. Sermayesi yoktu. Aç karnını doyuracak kadar parayı zor buluyordu. O da onun bunun tarlasında işçi olarak çalışarak.

 O dönemde ticaretle uğraşmak, eğer bir dükkanınız yoksa pazarda veya seyyar satıcı olarak gerçekleştiriliyordu. Evet bunu yapmalıydı. Pazara baktı. O dönem pazar anlayışı meyve sebzeden ibaretti. (Bakın büyük şehirlerle karıştırmayın. Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesinden bahsediyorum.) Herkesin yaptığı işi mi yapmalıydı yoksa kimsenin yapmadığı işi mi yapmalıydı. Burada tam da Kural 1’e dikkat etmeniz gerek. “İnsanlara ne gerekiyorsa o hizmeti sun ! kuralına. İnsanlar zaten pazarda yeteri kadar meyve sebze satıcısıyla içli dışlıydı. Bu işi yapamazdı. Başka bir şey yapmalıydı.

 Samimi olduğu bazı insanlardan borç aldı. (Bakın borç. Yani hiç sermayesi yoktu.) O dönemler darbe dönemi olduğu için bazı saçma sapan yasaklar vardı. Yurtdışından gelen inci, boncuk, süs eşyaları, kumaşları satmak yasaktı. Ama insanların buna ihtiyacı vardı ve insanlara bu hizmeti sunmalıydı. Arap ülkelerinden bunları getirtti ve pazarda herkes meyve sebze satarken o bunları sattı ve kazancıyla borçlarını ödemekle kalmayıp, bayağı bir kar yaptı. Böyle sürerken bir gün yakalandı ve kumaş ve süs eşyaları sattığı için 3 veya 4 ay hapis yattı. Şans ya artık elinde bir miktar para var. Hem artık yasak da kalktı. Devletin koyduğu bazı kurallar çerçevesinde tekrar bu işi yapmaya başladı. Yıllarca biriktirdiği paralar çoğaldı ve ortam değiştirme kararı aldı. Evlenmişti ve başka bir yere yerleşmek daha iyi olacaktı.

 Adana, Kayseri ve Kahramanmaraş’ın kesiştiği noktada bir kasaba vardı. Bayağı gelişmiş bu kasaba bir ilçeyi andırıyordu ama şu an bile bir ilçe değil.

 Bu kasaba kışın pek olmasa da yazın çok kalabalık oluyordu. Özellikle de sıcaktan bunalan Adanalılar yazın yayla olarak kullanıyordu bu kasabayı. A şahsı da bu kasabaya yerleşti ve bir dükkan kiraladı. Pazarda veya seyyar olarak yaptığı bu işi artık yerleşik bir biçimde yapmalıydı. Bu kez sadece kumaş ve süs eşyalarıyla da kalmadı kıyafet de getirmeye başladı. Pazar zaten o kadar büyüktü ki civar köy ve kasabaların hepsi pazar kurulduğu gün buraya dolardı. (Öyle böyle değil. Kendi gözümle gördüm çok kalabalık oluyordu.) Bu işi yapan tek kişi de A şahsı olduğundan dükkan hınca hınç dolardı. Çocukları da küçük olduğundan burada çalıştırması imkansızdı ve yanına maaşlı işçiler bile aldı. Borçla başladığı bu iş sonucunda kazancıyla önce diğer kasaba ve ilçelere de bu hizmeti götürmek için üstü kapalı ISUZU bir kamyon aldı. Daha da kazandı. Evi zaten vardı. İnsan daha ne istemez. Geçen birkaç yıl sonunda çocukları da büyüdü ve onlar da ticaret konusunda en az babaları kadar bilgili oldular. Ama bir kamyon yetmiyordu. Dışarıdan mal alıp getirmek için bir tane daha kamyona ihtiyacı vardı. Bu kez TRANSIT aldı. Gezmek tozmak için de bir otomobil. Oldu  üç tane motorlu taşıt.

 Hala parası vardı. Çocuklarının geleceği için bir evim daha olsun istedi. Kayseri-Merkez’den bir apartman dairesi aldı. Ayrıca bir de arsası vardı. Bu arsaya kendi istediği gibi bir ev yaptırmaya başladı. Ama o sıralar bir kaza geçirdi. Tam iyileşti derken eşi de ölünce. Zihinsel bazı sorunlar oluştu. Artık kendi işini kendi yapamazdı ve tüm işleri oğulları ele aldı. 4-5 yıl işler oğullarının kontrolünde güzel bir şekilde devam etti. Bir gün kasabadan bir adam bunlara petrol istasyonunda ortaklık teklifi sundu. İşte şimdi Kural 2 ile alakalı ikinci hikayemiz başlıyor.

 Ortak olunmak için arabaların satılması, Kayseri’deki evin elden çıkarılması ve A şahsının biriktirdiği bir kısım paraya ihtiyaç vardı. Arabalar satıldı, birikim kullanıldı ve petrol istasyonuna ortak olundu. Bir yıla yakın her şey yolunda gidiyordu. (Aslında yalnızca öyle gözüküyordu.) Ancak A şahsının oğullarının ortak olduğu adam dolandırıcı çıktı ve (nasıl dolandırdığını tam bilmiyorum) ailenin tüm servetine el koydu. A şahsı ve ailesi onca olayın ardından yarım ekmek alacak kadar paraya muhtaç oldular. Tam bir fakirlik ortamı vardı. Evde makarnadan başka pişen yemek yoktu neredeyse. Yardımlarla zar zor idare edilmeye başlandı. Dolandırıcının el koymadığı tek şey inşaat halinde olan ve henüz bitmemiş ev ile halen üzerinde yaşanan evdi. İnşaat halindeki ev zaten temelin üzerine yeni çıkılmaya başlanmış şekilde idi. Dolandırıcının zaten ihtiyacı da olmazdı çünkü neredeyse üç ev alacak kadar para dolandırmıştı.

 Şimdi ders veren kısma gelelim. A şahsı yaşanan olaylar sonucunda iyice çöktü. Değil üç oğluna kendine bile yetemiyordu. Oğulları “Biz böyle bir tuzağa nasıl düştük?” dercesine pişmanlık duyuyordu. Ama yılmadılar. Kasabadan bir dükkan kiraladılar. Babalarından öğrendikleri ticari bilgiyi de kullanarak kasabanın en büyük marketini açtılar. A’dan Z’ye her şey vardı. Ve bunların hepsini borçla yaptılar. Dükkana müşteri bol geliyordu. Daha büyük bir dükkan kiraladılar. Ayrıca gördüler ki kasabada kimse tüp satmıyor. Yine borç parayla kasabaya tüp bayiliği açtılar. Yakın zamanda borçlarını ödediler. Artık kendilerine çalışma vakti gelmişti. Market de çok güzel çalışıyordu. Özellikle yazın gelen Adanalıların biri giriyor diğeri çıkıyordu. Babaları gibi onlar da kazanmaya başladı. İnşaat halindeki evi bitirdiler. İki evi de eşya bakımından düzenlediler. Oğullardan biri pazarlarda çalışmak için bir kamyon aldı. Birisi de otomobil aldı. Evlilikler oldu ve şu an hepsi de rahatlar.

 (Bakın, “Bu da zenginlik mi?” diyebilirsiniz. Burada görülmesi gereken bu ailenin zengin olup olmaması değil, sermayesiz nasıl iş yapılabileceğini göstermektir.(Zaten şu an sermayeleri var.) Bu kadarcık ev bark zenginlik değildir ama isteseler bu aile de malını mülkünü artırabilir ama fazlası için uğraşmadıklarından dolayı bir maksimum noktasında duraksıyorlar.)

 KURAL 3: Zenginliği kendin kazanmaya çalış !

 Bu kuralın açıklaması öncekiler gibi uzun olmayacak. Burada benim bahsetmek istediğim birkaç önemli nokta var.

 Hani derler ya “Parayı Allah istediğine verir. İstediğinden de alır” diye.Ben burada bu cümlenin arkasına sığınan birinin hikayesini anlatacağım.

 Yine tamamen gerçek olan bu olayın kahramanının da ismini vermeyeceğim ve kendisine B kişisi diyeceğim.

 B kişisi bir kasabada yaşıyor. Evlenmeden önce işsiz güçsüz dolaşıyor. Evleniyor. Çoluk çocuğa karışıyor ama yine işsiz güçsüz dolaşıyor. Evin herhangi bir geçim kaynağı yok ve komşulardan gelen yardımlar sonucunda ev ahalisinin karnı doyuyor. Evin hanımı da her şeye rağmen başkalarının tarlasında işçilik yapıyor. B kişisinin bu kadar olay karşısında “Neden çalışmıyorsun?” sorusuna cevabı; “Allah verir.”

 Çok gülünç değil mi? Ve bu adam işsiz olarak öldü. Öldüğünde yetmiş yaşlarında olduğunu sanıyorum. Yetmiş yıl çalışmayan bu adam öldükten sonra eşi ve çocuklarının ne düşündüğünü sorarsanız, hiç de üzülmüşe benzemediklerini söyleyebilirim.

 Şimdi gelelim Kural 3 ile ilgili asıl anlatmak istediğime;

 Kimi insanlar zenginliğin sadece Allah vergisi olduğuna inanıyorlar. Evet, doğru ben de inanıyorum. Peki zengin olmak için uğraşmayan bir insana Allah zenginlik verir mi? Soruyorum. Bütün insanların önünde zengin olmak için fırsatlar vardır. Ama kimileri inadına bu fırsatlara kör olmaya devam ederler. Zenginlik insanı bozar, zengin olmayalım laflarının bazı kesimler arasında dönüp dolaştığını hepimiz biliyoruz. Acaba neden zengin olmamız gerek onu biliyor muyuz?

 KURAL 4: Zengin olmanın bilincini kavra ! Zenginliğini koru !

 Nedir zengin olmanın bilinci? Şimdi değineceğimiz konu tam da bu. Zenginlik, onu korumayı bilmediğiniz sürece elinizden sabun gibi kayar. İşte Yaratıcı, korumayı bilmeyenlerden alır zenginliğini. (Merak etmeyin nasıl koruyacağınızı da anlatacağım.) Zengin olmanın bilincini bilmeyenler birazdan öğrenecekler.

 Neden zengin oluyoruz? Nedir zenginliğin bilinci? Bu sorular çoğaltılabilir. Bunlara verilebilecek cevap ise şu;

 Yaratıcının zenginliği bize verme şartları vardır. Bu şartların en önemlisi de “Paylaşmak” tır. Çünkü zenginlik paylaştıkça çoğalan bir şeydir. Paylaşın dediysem malınızın, mülkünüzün hepsini hayır kurumlarına bağışlamanızı söylemiyorum. Çok az bir kısmını elden çıkarırsanız yeter. Çünkü bu para sizin değildir ve haram para dünya üzerindeki herkese felaket getirmiştir. Şimdi bu felaketlerden nasıl kurtulmanız gerektiğini sıralayacağım.

 1. Vergi ödeyeceksiniz. Çünkü ödenmeyen vergi katil bir virüstür. Kanser gibi ilk başta nokta kadar yer kaplar ama sonra tüm vücudu kemirir. Vergi belası da malınızı kanser gibi kemirir.

 2. Zekat vereceksiniz. Aslında zekatla vergi hemen hemen aynı kavramları temsil eder. Ancak verilen vergi, elinizden çıkması gereken zekatı karşılamayabilir. (Neyse bu Diyanet’in sorunu. Halkı bu konuda bilgilendirmek onlara düşer.) Zekat vermemek de aynı vergi vermemek gibi azılı bir virüstür. Kendimizi korumak bizim elimizdedir.

 3. Malınızı çoğaltmak için yapmanız gereken şeylerden birisi de sadakadır. Gerek zekat gerekse sadaka üç büyük dinin emirleridir. İnanan Hristiyanlar, inanan Müslümanlar, inanan Yahudiler, Yüce Yaratıcımız Allah’ın emirlerini en doğru şekilde gerçekleştirdiğinde elbet kazananlar olacaktır.

 4. Asla kredi almayacaksınız. Faize bulaşmayacaksınız. Çünkü gördüklerim ikna olmama sebep oldu. Ve gördüklerimi size de anlatacağım.

 Bir C kişisi, araba almak için kredi aldı. Wolksvagen Caddy marka bir arabaydı. Aylarca kullandı bu arabayı ama bir gün ailece bir davete gidecekken araba durup durmadık yerde takla attı ve ters döndü. Neyse ki ölüm ve ağır yaralanma gibi bir olay olmadı ama araba tamamen hurdalık olmuştu.

 Başka bir olay daha var. Bu kez D ve E kişisinin başından geçiyor. Kardeşiyle ortak bir kamyonet alıyorlar (krediyle). Bir iki yıl bu komyoneti ticaret yaparken kullanıyorlar. Ama faiz bulaştı ya. Gayet de iyi şöförlüğü olan E kişisi bu arabayı kullanırken uçurumdan yuvarlanıyor. Ayağı tamamen kopuyor ama neyse ki doktorlar tekrar birleştirmeyi başarıyorlar. Kamyonet ise belli bir masraf karşılığında tamir ediliyor. Sonra aradan bir yıl geçince bu kez D kişisi arabayı kullanırken, arabanın motoru durup durmadık yerde kendi kendini yiyor ve kamyonet hurdalığa çıkıyor.

 Bitmedi. Bir de F kişisi var. Bu kişi de akıllanmayanlardan. Krediyle bir otomobil aldı. Kullandı. Gayet güzel ve hoş bir arabaydı ama kaza yapana kadar. Tamir ettirip sattı. Bir yıl arabasız durdu. Akıllanmadı ve tekrar kredi çekip daha da güzel ve lüks bir araba aldı. Bu arabayla da yaşlı bir kadına çarpınca aklı başına geldi. Gördü ki krediyle iş olmuyormuş.

 Umarım sizler de bu anlattıklarımdan bazı dersler çıkarmışsınızdır. Daha da çoğaltabilirim. Çünkü daha fazlasını gördüm ve duydum. Ama buna gerek yok. Üç tane örnek yeter de artar.

 SONUÇ

 Sonuç olarak diyebiliriz ki; aslında zengin olma yollarını en az benim kadar sizler de biliyorsunuz ama bildiğiniz bu bilgiyi hatırlamıyorsunuz. Benim yaptığım bu bilgiyi size hatırlatmak oldu. Sizler de boş durmayın sevdiklerinize bu bilgileri hatırlatın. Çünkü hiç kimse önündeki zenginlik ve sermaye kazanma fırsatlarını görmeden hayata gözlerini kapamamalıdır.

 İnanıyorum ki bir gün bu söylediklerim olacak ve tüm insanların zenginlik ve huzur içinde yaşayacağı bir dünya meydana gelecek. Çünkü insanlar zihinsel bir evrimleşme sürecinde. Bu süreç sona erdiğinde insan olmanın anlamı anlaşılacak ve insanlar, ırklarının o yada bu olduğu için değil insan oldukları için yükseltilecek.

 Son paragrafı yazarken şunu söylemek istiyorum;

Ben nasıl mı Garanti Zenginlik fikrini bu kadar kendimden emin söylüyorum? Çünkü hepimiz görmediğimiz zenginlik fırsatları içinde yaşıyoruz. Ben bir çok insanın kör olduğunu düşünüyorum ve gözlerimiz açıldığında bizler de parmakla gösterilen insanlar olacağız. Şimdi sizler de benim kilidini açtığım zenginlik kapısının kolunu çevirin ve içeri girin.

 

BAY HD

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı